21 Kasım 2011 Pazartesi

SALDIR CİMBOM OK LET’S GO OLEYYYY


Sözde-güzel bir İstanbul derbisi için yazımı yazmadan önce başlık konusunda çok düşündüm, sonra da maçla da ilgili olması açısından ‘Mozart’ın’ bile mezarında takla attığı, ‘Nasıl olur da bu eseri ben yaratamam’ diye dövündüğü, gelmiş geçmiş en yaratıcı tribün marşını uygun gördüm. Sebebi de ilgili marşın yaratıcılığı gibi Galatasaray ve Fatih Terim ile Beşiktaş ve Carvalhal’in de aynı yaratıcılığa sahip olmaları tabii ki de, inananaJ

Açıkçası bu maç için çok önceden kampa girmiştim. Yoğun maç trafiği nedeni ile ( thanks to TFF ) takımım gibi ben de haftada 3 maç, 15 günde 6 maç yapınca dürüst olmak gerekirse yorulmuş, bitap düşmüştüm. Ancak, beni çok da enterese etmeyen Milli Takım arası nedeni ile dinlenince taraftar olarak ben de kendime geldim bir nevi. Maç öncesi içimde yanan ateşi söndürmem mümkün olmadığından, çevremdeki insanların fark edebileceği şekilde sağlam bir heyecan kaplamıştı bünyemi, hele ki maçtan bir gece önce kankamın cep telefonuma göndermeye başladığı ‘saygılı’ Galatasaray aleyhindeki Beşiktaş marşları ile bünyem bir derbiye daha hazır hale gelmişti.

Ayamama deresinin coşması ve aynı günlerde evde yatak döşek yatarak izlediğim bir ‘Rüştü’ faciası olan 3-0’lık mağlubiyetten bu yana sarı kırmızılılara karşı üstünlük kurmamızdan, son 15 yılda İnönü semalarında rakibe sadece 1 kez o da ‘Hasan Kabze’ mucizesi ile kaybetmemizden mütevellit ( her ne kadar ‘İstatistik rakamsal bir yalandır’ mottosu ile hareket eden birisi olsam da ) derbiye rahat olarak hazırlandığımı söyleyebilirim. Kız arkadaşımı Bilyoner’den ‘ Topla parayı bas Beşiktaş’a’ diye telkin edip, ailemizin damadı Galatasaraylı Güneş’i ve onun sayesinde Galatasaraylı olan kardeşimi ‘tecavüz olur’ diye yatıştırıp, maç öncesi sadıcım ve kankamla da ‘Hepimizin altıncı hissi fark olur diyor, ne iş’ muhabbetini yaptıktan sonra Lig TV ve maç saati için artık hazırdım.

Ancak, maç öncesi olan tüm agresifliğim, kendimden emin tavırlarım, 89 yılındaki derbilerde sokaklarda televizyon spikerinin arkasında duran taraftarlar gibi ellerimle ‘5’ işareti yapan şımarıklığım, kısacası içimdeki her şey Q7’nin çirkin hatta sanırım sarı-kırmızı kramponlarını görünce ve ısınırken ‘ortada sıçan’ oynarken topu kaptırınca ‘ortaya girmem, ben mızıkçıyım’tavırları arasında sakatlandım numarası yapması ile son buluverdi. O andan maçın 20. dakikasına kadar neredeyse tepkisiz, sessiz bir şekilde maçı izledim. Komşular bile bir ara kapıyı çaldılar, ‘İnanç Bey iyi misiniz diye’. Kapıcı çöpü almaya geldi, tamamJ

Tam bana ne oldu ya derken 20 dakikadır sahasında topun arkasında bekleyen, rakibinin top çevirmesini izleyen, rakibin de ‘Vay be ne takımız biz, ilk 20 dakikada topla oynamada kesin üstünüz’ edasını sadece seyreden Beşiktaş o dakikadan itibaren biraz önde basmayı akıl edince ortaya 25 dakikalık bir saldırı çıktı. Sağlı sollu gelen Beşiktaş ile bendeniz de kendime geldim, 2 top direkte patladı, ben de yerimden zıpladım, ancak maalesef İstinye Park’ta gördüğümde ‘Bebeymiş bu ya’ dediğim Muslera ve FM ( Football Manager ) mucizesi Semih Kaya iki başlarına bizi durdurmayı başardılar.

İkinci yarının başında Lig Tv’nin yeni icadı ‘ En iyi teknik adam seyircidir’ manalı ‘SMS yiyici’ yeniliği ile ‘Oyuna kim girsin kim çıksın size soruyoruz’ anketinden çıkan sonuçları İmparator Fatih Terim de soyunma odasından izleyince, ilk yarıda sağ kanatta Q7 karşısında otobandaki Murat 124 ile Ferrari gibi olan Ayhan Akman oyundan çıkıp, en azından aynı otobanda Mercedes olabilecek muadili Sabri oyuna girdi. Bu değişiklik hem Fatih Terim’i kendi seyircisi gözünde bir kez daha İmparator yaptı, Kahvedeki Fikret Amcayı ‘ Görüyon mu benim dediğimi yaptı’ dedirtti, hem de Beşiktaş tribünlerinin olası gelebilecek ilk gol sonrası Ayhan Akman adına bestelediği güzelim eserin söylenmesine mani oldu. ( bkz: suç sende değil seni doğuran anada)

Bizim tarafta ise Carvalhal klasik 60. dakika değişikliği için Necip’i kenara ısınma amacı ile yollarken Sabri üst üste gelen maçlardan dolayı ‘uf oldu’ ve GS için mecburi taktik değişikliği geldi. Oyuna giren Necip ile Beşiktaş hareketlenince ( Melo’dan 1 dakikada kaptığı 2 top ) Beşiktaş bu sefer bu işi bitirdi söylemi ise aynı Necip’in 5 dakika sonra sakatlanması ile son buldu.

Bundan sonrası ise başlık temalı oldu. İki büyük takım adeta bu seneki profillerini sahaya yansıtırcasına ‘Bizden cacık olmaz’ anlamında bir Futbol oynarlarken, Delgado’yu 3 sene önce İngilizce bilmediği için oyundan atan Çakır Cüneyt lakaplı, günümüzün Avrupa’da bile değeri anlaşılan ( nasıl olduğunu kimse bilmiyor ) hakemi maçın yine önüne geçercesine saçma düdüklerle vizyona çıkıverdi.

İngiltere liginde oynarken 1 metre ötesindeki seyircilerden görmediği ilgiyi İnönü tribünlerinden gören Eboue, takriben yine 1 metre ötesine düşen su şişesini kafasına gelmiş gibi aksettirince tribünlerden ‘And the Oscar goes to’ cümleleri ile birlikte sinemalarımızda çevirisi ‘Lanet olsun’ olan kelimeler duyulmaya başladı. Bu şenliğe ‘İngiltere 3. lig topçusu, ancak Milli takımın değişmezi’ Lafım sana Kazım ile, 28 yaşında olup Trabzonspor’da rotasyon topçusu ama Sarı- Kırmızılarda kurtarıcı rolündeki Baytar Engin de katılınca ortaya tam ‘Çerezlik’, bol küfürlü, bol yabancı maddeli bir Amerikan filmi çıktı.

Sonuçta Avrupalı Cüneyt düdüğü çaldı da, başlıktaki marş gibi rezil olan derbi son buldu, bize de maç öncesi heyecanımız kaldı sadece. Maç sonrası yansımadı kameralara ama Fatih Terim ile Cüneyt Çakır arasında güzel bir diyalog geçti. Cüneyt dedi ‘ I stop game, match is good’ Terim dedi ‘ I do not want to see the back, I wanna see the front’

Sadede gelirsek, bence Fenerbahçe ve Trabzonspor Play-off denen saçmalığa kesin katılırlar, benim tahminim her ne kadar şimdiye kadar yanılsam da Bursaspor’un da bu gruba katılacağıdır, ancak en başından beri söylediğim gibi ya GS ya da biz bu saçmalığın dışında kalacağız. Galatalıları yorumlamak bana düşmez, zaten pek sevmem de kendilerini, ancak takımım adına söylemeliyim ki Guti gittiğine göre, Fernandes de olmayacaksa bir an önce o bölgede Veli, Ernst, Necip gibi koşan ama topu ileriye taşıyan, 3. bölgede de daha yetenekli top dağıtan bir kişiye kesinlikle ihtiyacımız var.

Q7, ligde oynanan 11 resmi maç, Avrupa Liginde oynanan 6 resmi maç geride kalmasına rağmen hala gol atamamıştır. İşi gol atmak değil ki diyenler için ekleyeyim, aynı maçlarda yaptığı asist sayısı üçtür. ( rakam ile 3)

65. dakikada soyunan binlerce Beşiktaşlının dediği gibi ‘üşüyorum be blog, hatta donmak üzereyim ama haberim yok’ İşte Beşiktaş da bundan hallice!

Kalın Sağlıcakla,
21 Kasım 2011

Ali İnanç İnal













18 Kasım 2011 Cuma

DU JOUR AU LENDEMAIN



‘Şanslı Bir Gün’ 2006 yılında gösterime giren ‘ilginç’ bir Fransız filmi, aynen diğer Fransız filmlerinde olduğu gibi. Kendilerine ‘has özelikleri’ ile Fransızlar, insanların ilk bakışta anlamakta zorluk çektikleri ama sonradan anladıklarında zevk alabildikleri şeyleri yaratmaya yani bir nevi ‘ukalalık yapmaya’ bayılırlar. Bilmedikleri ve unuttukları ise çoğu kişinin anlama sürecinden sıkılıp bu şeyleri yarı yolda bırakmasıdır. Naçizane yazarınız bu filmi bırakmayıp izlediğinde hoşuna gitmişti açıkçası ancak bir yazısının içeriği olacağını o anda tahmin edememişti.

François Berthier karakter olarak biraz ‘loser’ bir tip olarak karşımıza çıkıyor filmde, esası tam bir cehennem hayatı yaşıyor gibi. Günlük yaşamında düzgün giden tek bir şey yok. Penceresiz bir odada uzun saatler boyu çalışıyor, karısı ondan boşanmak istiyor, patronu gün boyu onu taciz ediyor, hatta kahve makinesi bile ona kin duyuyor sanki. Ancak bir gün, biri ona şans değneği değdirmişçesine her şeyin yolunda gittiği bir hayata kavuşuyor. Patronu ona haksızlık yaptığını söyleyerek onu terfi ettiriyor, karısı ondan ikinci çocuğu istiyor, kahve makinesi bile ilk kez püskürtmeden ona kahvesini sunuyor. Gel zaman git zaman bizimki işlerin ters gideceği anı beklemekten kafayı yiyerek, her şeyin eskisi gibi kötüye gitmesi için çabalamaya başlıyor. Çünkü işlerin iyi gitmesi ve mutlu olmak bünyede ters tepki veriyor. Bu durum nedeniyle bir psikiyatri kliniğine bile yatıyor. Tabi film mutlu son ile bitiyor yani kahve makinesi yine su püskürtüyor ve bizimkinin aklı yerine geliyor.

Şimdi buradan 3 Kasım 2011 Perşembe akşamına, İnönü stadına saat 21: 45’e bağlanalım. 20 yıldan belki biraz fazla süredir devam eden futbol ve en önemlisi Beşiktaş maçları izleyiciliğim esnasında ‘Şahit’ olmadığım, bir daha da en azından Beşiktaş kalesi civarında bile tanık olmak istemediğim o ‘nadir’ pozisyona gelelim. Kesinlikle ileride Beşiktaşlı oğlan çocuğu isteyenlerin, dileyenlerin ‘bir şekilde kayda alıp’ ileride makul yaşa ulaşan oğullarına izletip ‘ Bak, oğlum biz ne acılar çektik, ne kanserler yaşadık’ diyerek hatırlayabilecekleri o pozisyona gelelim. Hani Cenk’in kaplan kesilip 20 saniyede 4 kez kurtarış yaptığı, Sivok’un, Veli’nin ve Ernst ile İsmail’in kale çizgisinde Osmanlı’ya yapılan modern ‘Viyana Savunmasını’ yaptıkları, o çirkef Ukraynalıların tek çirkef olmayan adamı olan kalecileri Oleksandr Volodymyrovych Shovkovskiy’in ‘bizim’ kale çizgimizin yaklaşık 0,7 metre dışında uçarak kafa atmaya çalıştığı pozisyonu diyorum canım. Hatırlayın artıkJ

İşte bu pozisyonu, bugün maçtan saatler sonra sakin bir bünye ile tekrar izlediğimde aklıma hemen ‘Şanslı Bir Gün’ filmi geldi. Ortada hiç bir neden yokken nasıl oldu da Beşiktaş o son saniye golünü yemedi? Normalde, yani bilimsel olarak bakıldığında, yemesi gerekirdi. İnanmayan önceki maçları hatırlasın, sizin de içiniz ürpermedi mi birden? O sarı formalı kaleci o uçan kafayı attığında top kendi oyuncusunun ensesinden döndü çünkü gördüm. Yoksa işler sebepsizce iyiye mi gidecek? Yoksa Beşiktaş kanserine çözüm mü bulundu? Artık beş dakikada Beşiktaş günleri geri mi geliyor? Ne güzel günlerdi vesselam, Metin – Ali –Feyyaz koyar, Beşiktaş şampiyon olurdu, şarkının yalancısıyım, kelime için ( bkz. koyar,) affedersinizJ

Ama bizim tribünlerimiz o meşhur besteleri ‘ Sevinmek için Sevmedik ‘ veya ‘Bir Derdim var Bin Dermana Bedel’  ( bunu not alsın herkes, uzun sözleri ile ezberlemesi zor olsa da, bu senenin hit şarkısı olur ) boşuna mı yaptı yani şimdi? Ne olacak şimdi, doktorların bile çare bulamadıkları, tıpta ender hastalık olarak tanımlanan, doktorların TUS sınavlarında ‘en kazık soru’ olarak nitelendirdikleri bu ‘Beşiktaş adlı kansere’ alışkın bu bünyeler şimdi sevinmeyi kaldırabilecekler mi? Düşünsenize ya her şey filmdeki gibi olursa? Ne bileyim, Cenk artık her maç kaplan kesilir, her topu doksandan çıkarırsa, İsmail soldan akıp Gareth Bale’e dönüşürse, İronman Egemen her maçta uçarak kafayla gol atarsa, Aurelio eskideki gibi 10 metrekare değil 60 metrekarede her topu örümcek gibi keserse, Necip Uysal hücuma nasıl gideceğini öğrenirse, Ekrem Dağ, Holosko her maç yedek kalmayı garantilerse, bu bünyeler buna nasıl alışacaklar peki? Eğer bize de film sonundaki gibi ‘happy ending’ olmayacaksa, olmasın bunlar lütfen, valla rahat bıraksınlar bizi, bu bünyeler alışmışken artık kansere, yesinler o golü arkadaş, biz zaten alışkınız acılara, her şey eskisi gibi devam etsin gitsinJ

Şakası ve benzerliği bir yana, filmi bir kenara bırakırsak, dün gece oynanan maçta gördüğüm manzara ‘yazı hayatıma’ başladığımdan beri arzuladığım, istediğim, bağırdığım takımı sahada bana gösterdi. Başta Carlos Carvalhal olmak üzere, sahada emeği geçen, terini akıtan, mücadele eden her takımım oyuncusuna teşekkür ederim, bizleri onurlandırdınız. Maçın skoru bizleri aldatmasın, skor ne olursa olsun, kankamın tabiri ile ‘Tsubasa’ çizgi filminde olsa ‘bölümler’ sürecek olan o pozisyon gol olmuş dahi olsa, Beşiktaş dün gece büyük bir ‘Aferin’ almıştır tüm taraflı-tarafsızından.

Bence şu anda Denizli dönemindeki o takımdaşlık, o hırs takıma geri geldi. Ancak, hala önümüzdeki günler için saha içinde aşılması gereken ufak detaylar mevcut. Bunları bizler kadar Carvalhal’in de gördüğüne eminim. Artık kale ( Rüştü veya Cenk ) oturdu, nihayet savunma da oturdu ( Hilbert, Egemen, Sivok, İsmail ) ancak ortasaha da hali hazırda sıkıntılar var. Dün geceki Aurelio, Ernst, Veli üçlüsü topu kesmeyi, savunmayı, topu dolaştırmayı çok iyi yapsalar da, maalesef geçmişleri ve yetenekleri gereği üçüncü bölgede aktiflikten uzak olduklarından, takımı o bölgede tutacak tek bölge kanatlar oluyor. Orada bulunan Simao ve Q7 aşırı yetenekli olsalar da topu orta sahanın yeteneksizliğinden dolayı kaleye uzak bölgede aldıklarından ikili markajda ya top eziyorlar ya da Almeida’yı çok nadir sayıda topta bulabiliyorlar, rakipler de buna kolayca önlem alabiliyor.

Çözüm iki şıkta gelebilir. Ya orta sahadaki Necip de dâhil 4’lü savunmacı daha ileriye çıkıp üçüncü bölgede top dolaştırıp kanatlara araya atacaklar, böylece Simao ve Q7 topu en tehlikeli olabilecekleri yerlerde alacaklar, yani ya kaleci ile karşılaşacaklar, ya da son top oynayıp Almeida’yı görecekler, böylece işleri kolaylaşacak, ya da bu ‘muhteşem’ dörtlünün bu yeteneğe sahip olmadığını ve Veli ile Necip hariç yaşları da ileri olduğundan ileriki yıllarda da olamayacaklarını düşünerek, o bölgenin gerçek sahiplerinin ( Guti Hernandez ve/veya Fernandes ) artık bu takıma geri kazandırılmaları gerekmektedir. Hiç biri olmayacaksa da bu bölgede bir an önce Pektemek formülü veya yeni bir transfer formülü gündeme gelmelidir.

Çünkü dün gece nasıl Necip – Aurelio değişikliğinin amacı bu takımı bir adım öne çıkarmak ise, bunun kesin sonucu ancak yukarıda bahsettiğim hallerden birisinde gerçekten gerçekleştirilebilinir. Bu da takımın son gerekli adımı atmasını sağlayacağından, sezon sonunda muhtemel bir Play- off Şampiyonluğu ile Avrupa Liginde çeyrek veya yarı final Spielberg’ün E.T’si gibi hiç de hayal gücü ürünü olmayacaktır.

Şimdi gelelim Bayram aralığındaki son engele, Ankara deplasmanında da 3 puan ve savaşmak dileklerimle,

Kalın Sağlıcakla,
04 Kasım 2011

Ali İnanç İnal

Kıl Oluyorum Abi !!



 Bayram arası öncesindeki Fransız başlıklı yazıma, bizim takım ‘Fransız’ kalıp da Ankara deplasmanında Gençlerbirliği karşısında 2-0’dan 4–2 mağlup olunca attığım bir başlık değil bu başlık, spor yazan bir bloggerJ ( tuttum ben bu lafı, bırakayım mı, iğrenç espri Hakan Şükür, Televole yılları, şimdi Milletvekili yahu adam ) olmama rağmen T.C vatandaşı olarak bu ülkede yıllardır süregelen başka şeylere karşı açtığım bir başlık oldu bu seferki!

Futbol yazmak bu sene maalesef malum sebeplerden dolayı gerçekten zor olmaya başladı. Yok, şike soruşturması adı altında saçma sapan hareketler, yok sınırsız yabancı sayısı ( bkz. Milli Takım – Hırvatistan maçları ), yok Digitürk icadı Play-off, yok Demirören’in Kulüpler Birliği Başkanı olması, yok Göksel Gümüşdağ diye birisinin 10 sene önceki tek özelliği Emre Belözoğlu’nun karakoldaki ifadesinde yanında bulunan kişi olması iken, bugün ‘üstün’ akrabalık ilişkileri nedeni ile Futbol Federasyonu Asbaşkanı olması, yok ‘Basketbolcunun’
( bizim Lütfü yahu ) diğer Asbaşkan olması, yok Carvalhal’in Guti’yi bitirmesi, yok Fatih Terim’in mimiklerinin sahalara dönmesi, yok Volkan’ın sakallarının içinde acaba ne var düşüncesiJ, yok 4 büyükler denen camiaların zavallı Başkanlarının deplasman taraftarı yasağı alabilmesi derken ‘Futbol 2011–2012’ gerçekten de baydı.

Çok konu var aklımda, ancak asıl konuya geçmeden önce son ufak detayımı vereyim bu şov dünyasından, gözlerim yaşarıyor ve gurur duyuyorum bizimkilerle, sahadakilerle değil yahu tabii ki tribündekilerleJ Fenerbahçe maçı esnasında pek fark etmedim heyecandan ama maçın tekrarında Van için yapılan atkı şovunda tutamadım kendimi, sessiz, hep birlikte yapılan bir haykırıştı adeta, anlayana tabii ki! Bu sefer ise, Galatasaray derbisinde 65. dakikada olacaklara dikkat ediniz lütfen, 65 Van’ın plaka numarası malum, Van’daki kardeşlerimiz ‘Üşüyoruz’ dediler, bizimkiler de ‘Biz de Üşüyoruz’ diye dikkat çekmek istiyorlar Van’a, yine sessiz, hep birlikte, ancak ne acı ki yine sadece anlayana!

O yüzden berbat geçen Futbol yılının yerini almak üzere bizimkiler, hadi Çarşı aynen devam bu sessiz haykırışlara, her hafta bir maçta başka bir olaya dikkat çekmeye devam, çünkü maalesef bu ülkede haftalık olay ve sorun bitmez arkadaş! Ne mutlu Türkiye’de yaşayanlaraJ Bu böyle değildi bilirsiniz orijinalini, uzun yıllar geçti tabii artık bu hale geldi. Müzisyen deyimi ile ‘remix’ hali işte!

Sorunlar nedir yahu yazar derseniz, döneyim ben de başlığıma. Başlık da Tarkan’ın eski ‘vecizelerinden’ birinin ‘remix’ hali gene. Evet, blog okuyucuları ben kıl oluyorum. Neye mi, ana hatları ile bu ülkedeki uyanıklara, kayırmalara, bu uyanıklara karşı normal vatandaşı değil de uyanıkları koruyanlara, yani haksızlığa ve adaletsizliğe kıl oluyorum!

Mesela, İstanbul trafiğinde tampon tampona 1. viteste iken, sağ tarafımdan yanaşıp emniyet şeridi denen yerden son sürat geçenlere kıl oluyorum! Sağ aynamdan onların yaklaştığını görünce sağ tarafa geçip yolu kapatasım geliyor, ama ya Emniyet şeridini gerçek amacı ile kullananlar gelirse arkadan diye düşünüp vazgeçiyorum hemen. Az trafik cezam vardır, bir tanesi de emniyet şerididir, benzinim bitmek üzere olduğundan trafikten çıkıp benzinlik aramak için mecburen kullandım bir kez o şeridi, onda da ceza yedim ben, ancak sağımdan fırlayıp geçenlerin bir kez bile ceza yediğine şahit olmadım, buna da kıl oluyorum!

Ambülâns geçerken çekilmeye zahmet edip, hemen ilk fırsatta ambülânsın peşine takılıp uyanıklık yapanlara kıl oluyorum, dua ediyorum içimden o duruma düşsünler diye, ambülânsın içine düşsünler diye, bu ‘beddua’ sayılmaz mı İnanç derseniz, buna da kıl oluyorumJ

Her sabah işe giderken hava alanı yolunda ilerlerken ( bilenler bilir ) 70 km, radar kontrolü tabelalarına uyan ben dâhil 7 enayi varken, sol şeritten en az 100 km ile giden ve ceza yemeyenlere kıl oluyorum!

Ben bu ülkede tıkır tıkır haberim dahi olmadan vergimi öderken ( evet, maaşlı çalışıyorum ), Devlet Baba benden hemen gerekli kesintiyi yaparken, aynı Devlet Babanın vergi ödemeyenlere vergi affı çıkarmasına kıl oluyorum! Kaçak elektrik kullanan uyanığın parasının benim elektrik faturamdan çıkmasına kıl oluyorum!

Zengin aile çocuğunun kafayı bozup fakir kız arkadaşını keserek öldürmesine, ( zengin – fakir tabirlerini olaya dramatize katmak için ekledim, evet bilerek yaptım ) zengin çocuğun nedense aylarca bulunamamasına, yıllarca süren mahkemelere, yıllarca süren bu mahkemelerden muhtemel çıkacak 16 yıl cezaya, o cezanın iyi hal, içerde yatma süresi gibi saçmalıklarla 14 yıla düşecek olmasına,  o cezanın da yine Devlet Babamız tarafından af ile bozulacak olmasına kıl oluyorum! Madem böyle olacak, kızın babası da elemanın ailesinden birisini kessin, ödeşsinler diyorum, buna nedense kıl olmuyorum!

Binlerce şehidin varken, binlerce genç çocuk doğuda ölüme mahkûm edilirken, bu ülkede Devlet tarafından bedelli askerlik kararı alınacak olmasına, böyle bir karar alınacaksa da, dedikoduya göre 30 yaş üstüne çıkacak olmasına kıl oluyorum! 30 yaş kimdir arkadaş, 18 yaşından 30 yaşına kadar askerliğe gitmeyen adamın niyeti zaten bellidir, kaçıyordur, bedelli neden kaçan uyanıklara çıkar o zaman arkadaş, neden yeni mezunlara, neden yüksek lisans yapan saflara çıkmaz, işte bu ayrımcılığa kıl oluyorum! Terör denen belanın en müptelasını yaşayan ( bkz. Filistin ) , Başbakanımızın kızdığında her iki cümlesinden biri olan İsrail denen ülkede kadınlar dâhil 2 sene mecburi askerlik varken, benim ülkemde ‘ensesi kalına cebin sağ olsun, garibana vatan sağ olsun denmesine’ kıl oluyorum!

Yıllardır bir işe girecekken normal, iyi okumuş çocuklarımızın geri çevrilmesine, alınan kişi kimdir diye sorulduğunda, ‘Hamili yakınımdır’ cümlesinin duyulmasına kıl oluyorum!

Bu liste çok uzar dostlar, kıl oluyorum diye bir site mi kursam acaba, herkes neye kıl olduğunu yazsaJ

Şaka bir yana, bu ülkede ‘Büyüklerimiz’ yeni bir Anayasa üzerinde kafa patlatmaya başlayacaklar, inşallah yakında başlayacaklarJ ( malum 2010 Referandum sözüdür yeni anayasa ) bu anayasa yapılırken bıraksınlar lütfen Türkü, Kürdü, Çerkezi, Aleviyi, Rumu, Ermeniyi de insinler işin kraterine ( bana ne adam Kürt ise, ben adamın kimliğine kızmam, ben adam benim haksız yere önüme geçerse buna kızarım )  haksızlıkları ortadan kaldırsınlar, yanlış yapanları cezalandırsınlar, o zaman işte ‘Aynı Yoldan Geçmişiz Biz’ veya ‘Hayat Paylaşınca Güzel’ diye dönen televizyon zımbırtılarına sıcakla, umutla bakabilelim. Anlamadılarsa mesajımı in other words,  ben çocukken Doğru Ahmet Yanlış Mehmet vardı, ha işte bu ülkede doğru Ahmet’i el üstünde tutsunlar, yanlış Mehmet’i hapse atsınlar, kapiş!

Yahu bu ülkenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki dosya sayısı kaç oldu ey memleketlim? Bu ülkenin kendi yargısı bitti de sıra Avrupa’ya mı geldi? Sonra bizi almazlar derler Avrupa Birliği’ne, almazlar tabii, dosyası bile bu kadar çok olan ülkeyi ne yapacak adamlar?
Bir çıkın bakalım yurt dışına, yahu gitmeyin en modern olanlara, gidin Prag’a, gidin Slovakya’ya, Hırvatistan’a arkadaş, 5 dakikada aradaki farkı fark etmezseniz ben Fenerli olayımJJ

Evet, okuyucu sana da kıl oluyorumJ


Kalın Sağlıcakla,
18 Kasım 2011

Ali İnanç İnal