18 Kasım 2011 Cuma

DU JOUR AU LENDEMAIN



‘Şanslı Bir Gün’ 2006 yılında gösterime giren ‘ilginç’ bir Fransız filmi, aynen diğer Fransız filmlerinde olduğu gibi. Kendilerine ‘has özelikleri’ ile Fransızlar, insanların ilk bakışta anlamakta zorluk çektikleri ama sonradan anladıklarında zevk alabildikleri şeyleri yaratmaya yani bir nevi ‘ukalalık yapmaya’ bayılırlar. Bilmedikleri ve unuttukları ise çoğu kişinin anlama sürecinden sıkılıp bu şeyleri yarı yolda bırakmasıdır. Naçizane yazarınız bu filmi bırakmayıp izlediğinde hoşuna gitmişti açıkçası ancak bir yazısının içeriği olacağını o anda tahmin edememişti.

François Berthier karakter olarak biraz ‘loser’ bir tip olarak karşımıza çıkıyor filmde, esası tam bir cehennem hayatı yaşıyor gibi. Günlük yaşamında düzgün giden tek bir şey yok. Penceresiz bir odada uzun saatler boyu çalışıyor, karısı ondan boşanmak istiyor, patronu gün boyu onu taciz ediyor, hatta kahve makinesi bile ona kin duyuyor sanki. Ancak bir gün, biri ona şans değneği değdirmişçesine her şeyin yolunda gittiği bir hayata kavuşuyor. Patronu ona haksızlık yaptığını söyleyerek onu terfi ettiriyor, karısı ondan ikinci çocuğu istiyor, kahve makinesi bile ilk kez püskürtmeden ona kahvesini sunuyor. Gel zaman git zaman bizimki işlerin ters gideceği anı beklemekten kafayı yiyerek, her şeyin eskisi gibi kötüye gitmesi için çabalamaya başlıyor. Çünkü işlerin iyi gitmesi ve mutlu olmak bünyede ters tepki veriyor. Bu durum nedeniyle bir psikiyatri kliniğine bile yatıyor. Tabi film mutlu son ile bitiyor yani kahve makinesi yine su püskürtüyor ve bizimkinin aklı yerine geliyor.

Şimdi buradan 3 Kasım 2011 Perşembe akşamına, İnönü stadına saat 21: 45’e bağlanalım. 20 yıldan belki biraz fazla süredir devam eden futbol ve en önemlisi Beşiktaş maçları izleyiciliğim esnasında ‘Şahit’ olmadığım, bir daha da en azından Beşiktaş kalesi civarında bile tanık olmak istemediğim o ‘nadir’ pozisyona gelelim. Kesinlikle ileride Beşiktaşlı oğlan çocuğu isteyenlerin, dileyenlerin ‘bir şekilde kayda alıp’ ileride makul yaşa ulaşan oğullarına izletip ‘ Bak, oğlum biz ne acılar çektik, ne kanserler yaşadık’ diyerek hatırlayabilecekleri o pozisyona gelelim. Hani Cenk’in kaplan kesilip 20 saniyede 4 kez kurtarış yaptığı, Sivok’un, Veli’nin ve Ernst ile İsmail’in kale çizgisinde Osmanlı’ya yapılan modern ‘Viyana Savunmasını’ yaptıkları, o çirkef Ukraynalıların tek çirkef olmayan adamı olan kalecileri Oleksandr Volodymyrovych Shovkovskiy’in ‘bizim’ kale çizgimizin yaklaşık 0,7 metre dışında uçarak kafa atmaya çalıştığı pozisyonu diyorum canım. Hatırlayın artıkJ

İşte bu pozisyonu, bugün maçtan saatler sonra sakin bir bünye ile tekrar izlediğimde aklıma hemen ‘Şanslı Bir Gün’ filmi geldi. Ortada hiç bir neden yokken nasıl oldu da Beşiktaş o son saniye golünü yemedi? Normalde, yani bilimsel olarak bakıldığında, yemesi gerekirdi. İnanmayan önceki maçları hatırlasın, sizin de içiniz ürpermedi mi birden? O sarı formalı kaleci o uçan kafayı attığında top kendi oyuncusunun ensesinden döndü çünkü gördüm. Yoksa işler sebepsizce iyiye mi gidecek? Yoksa Beşiktaş kanserine çözüm mü bulundu? Artık beş dakikada Beşiktaş günleri geri mi geliyor? Ne güzel günlerdi vesselam, Metin – Ali –Feyyaz koyar, Beşiktaş şampiyon olurdu, şarkının yalancısıyım, kelime için ( bkz. koyar,) affedersinizJ

Ama bizim tribünlerimiz o meşhur besteleri ‘ Sevinmek için Sevmedik ‘ veya ‘Bir Derdim var Bin Dermana Bedel’  ( bunu not alsın herkes, uzun sözleri ile ezberlemesi zor olsa da, bu senenin hit şarkısı olur ) boşuna mı yaptı yani şimdi? Ne olacak şimdi, doktorların bile çare bulamadıkları, tıpta ender hastalık olarak tanımlanan, doktorların TUS sınavlarında ‘en kazık soru’ olarak nitelendirdikleri bu ‘Beşiktaş adlı kansere’ alışkın bu bünyeler şimdi sevinmeyi kaldırabilecekler mi? Düşünsenize ya her şey filmdeki gibi olursa? Ne bileyim, Cenk artık her maç kaplan kesilir, her topu doksandan çıkarırsa, İsmail soldan akıp Gareth Bale’e dönüşürse, İronman Egemen her maçta uçarak kafayla gol atarsa, Aurelio eskideki gibi 10 metrekare değil 60 metrekarede her topu örümcek gibi keserse, Necip Uysal hücuma nasıl gideceğini öğrenirse, Ekrem Dağ, Holosko her maç yedek kalmayı garantilerse, bu bünyeler buna nasıl alışacaklar peki? Eğer bize de film sonundaki gibi ‘happy ending’ olmayacaksa, olmasın bunlar lütfen, valla rahat bıraksınlar bizi, bu bünyeler alışmışken artık kansere, yesinler o golü arkadaş, biz zaten alışkınız acılara, her şey eskisi gibi devam etsin gitsinJ

Şakası ve benzerliği bir yana, filmi bir kenara bırakırsak, dün gece oynanan maçta gördüğüm manzara ‘yazı hayatıma’ başladığımdan beri arzuladığım, istediğim, bağırdığım takımı sahada bana gösterdi. Başta Carlos Carvalhal olmak üzere, sahada emeği geçen, terini akıtan, mücadele eden her takımım oyuncusuna teşekkür ederim, bizleri onurlandırdınız. Maçın skoru bizleri aldatmasın, skor ne olursa olsun, kankamın tabiri ile ‘Tsubasa’ çizgi filminde olsa ‘bölümler’ sürecek olan o pozisyon gol olmuş dahi olsa, Beşiktaş dün gece büyük bir ‘Aferin’ almıştır tüm taraflı-tarafsızından.

Bence şu anda Denizli dönemindeki o takımdaşlık, o hırs takıma geri geldi. Ancak, hala önümüzdeki günler için saha içinde aşılması gereken ufak detaylar mevcut. Bunları bizler kadar Carvalhal’in de gördüğüne eminim. Artık kale ( Rüştü veya Cenk ) oturdu, nihayet savunma da oturdu ( Hilbert, Egemen, Sivok, İsmail ) ancak ortasaha da hali hazırda sıkıntılar var. Dün geceki Aurelio, Ernst, Veli üçlüsü topu kesmeyi, savunmayı, topu dolaştırmayı çok iyi yapsalar da, maalesef geçmişleri ve yetenekleri gereği üçüncü bölgede aktiflikten uzak olduklarından, takımı o bölgede tutacak tek bölge kanatlar oluyor. Orada bulunan Simao ve Q7 aşırı yetenekli olsalar da topu orta sahanın yeteneksizliğinden dolayı kaleye uzak bölgede aldıklarından ikili markajda ya top eziyorlar ya da Almeida’yı çok nadir sayıda topta bulabiliyorlar, rakipler de buna kolayca önlem alabiliyor.

Çözüm iki şıkta gelebilir. Ya orta sahadaki Necip de dâhil 4’lü savunmacı daha ileriye çıkıp üçüncü bölgede top dolaştırıp kanatlara araya atacaklar, böylece Simao ve Q7 topu en tehlikeli olabilecekleri yerlerde alacaklar, yani ya kaleci ile karşılaşacaklar, ya da son top oynayıp Almeida’yı görecekler, böylece işleri kolaylaşacak, ya da bu ‘muhteşem’ dörtlünün bu yeteneğe sahip olmadığını ve Veli ile Necip hariç yaşları da ileri olduğundan ileriki yıllarda da olamayacaklarını düşünerek, o bölgenin gerçek sahiplerinin ( Guti Hernandez ve/veya Fernandes ) artık bu takıma geri kazandırılmaları gerekmektedir. Hiç biri olmayacaksa da bu bölgede bir an önce Pektemek formülü veya yeni bir transfer formülü gündeme gelmelidir.

Çünkü dün gece nasıl Necip – Aurelio değişikliğinin amacı bu takımı bir adım öne çıkarmak ise, bunun kesin sonucu ancak yukarıda bahsettiğim hallerden birisinde gerçekten gerçekleştirilebilinir. Bu da takımın son gerekli adımı atmasını sağlayacağından, sezon sonunda muhtemel bir Play- off Şampiyonluğu ile Avrupa Liginde çeyrek veya yarı final Spielberg’ün E.T’si gibi hiç de hayal gücü ürünü olmayacaktır.

Şimdi gelelim Bayram aralığındaki son engele, Ankara deplasmanında da 3 puan ve savaşmak dileklerimle,

Kalın Sağlıcakla,
04 Kasım 2011

Ali İnanç İnal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder