‘Şanslı Bir Gün’
2006 yılında gösterime giren ‘ilginç’ bir Fransız filmi, aynen diğer Fransız
filmlerinde olduğu gibi. Kendilerine ‘has özelikleri’ ile Fransızlar, insanların
ilk bakışta anlamakta zorluk çektikleri ama sonradan anladıklarında zevk
alabildikleri şeyleri yaratmaya yani bir nevi ‘ukalalık yapmaya’ bayılırlar.
Bilmedikleri ve unuttukları ise çoğu kişinin anlama sürecinden sıkılıp bu
şeyleri yarı yolda bırakmasıdır. Naçizane yazarınız bu filmi bırakmayıp
izlediğinde hoşuna gitmişti açıkçası ancak bir yazısının içeriği olacağını o
anda tahmin edememişti.
François Berthier
karakter olarak biraz ‘loser’ bir tip olarak karşımıza çıkıyor filmde, esası
tam bir cehennem hayatı yaşıyor gibi. Günlük yaşamında düzgün giden tek bir şey
yok. Penceresiz bir odada uzun saatler boyu çalışıyor, karısı ondan boşanmak
istiyor, patronu gün boyu onu taciz ediyor, hatta kahve makinesi bile ona kin
duyuyor sanki. Ancak bir gün, biri ona şans değneği değdirmişçesine her şeyin
yolunda gittiği bir hayata kavuşuyor. Patronu ona haksızlık yaptığını
söyleyerek onu terfi ettiriyor, karısı ondan ikinci çocuğu istiyor, kahve
makinesi bile ilk kez püskürtmeden ona kahvesini sunuyor. Gel zaman git zaman
bizimki işlerin ters gideceği anı beklemekten kafayı yiyerek, her şeyin eskisi
gibi kötüye gitmesi için çabalamaya başlıyor. Çünkü işlerin iyi gitmesi ve
mutlu olmak bünyede ters tepki veriyor. Bu durum nedeniyle bir psikiyatri
kliniğine bile yatıyor. Tabi film mutlu son ile bitiyor yani kahve makinesi
yine su püskürtüyor ve bizimkinin aklı yerine geliyor.
Şimdi buradan 3 Kasım 2011
Perşembe akşamına, İnönü stadına saat 21: 45’e bağlanalım. 20 yıldan belki
biraz fazla süredir devam eden futbol ve en önemlisi Beşiktaş maçları
izleyiciliğim esnasında ‘Şahit’ olmadığım, bir daha da en azından Beşiktaş
kalesi civarında bile tanık olmak istemediğim o ‘nadir’ pozisyona gelelim.
Kesinlikle ileride Beşiktaşlı oğlan çocuğu isteyenlerin, dileyenlerin ‘bir
şekilde kayda alıp’ ileride makul yaşa ulaşan oğullarına izletip ‘ Bak, oğlum
biz ne acılar çektik, ne kanserler yaşadık’ diyerek hatırlayabilecekleri o
pozisyona gelelim. Hani Cenk’in kaplan kesilip 20 saniyede 4 kez kurtarış
yaptığı, Sivok’un, Veli’nin ve Ernst ile İsmail’in kale çizgisinde Osmanlı’ya
yapılan modern ‘Viyana Savunmasını’ yaptıkları, o çirkef Ukraynalıların tek
çirkef olmayan adamı olan kalecileri Oleksandr Volodymyrovych Shovkovskiy’in ‘bizim’ kale çizgimizin
yaklaşık 0,7 metre
dışında uçarak kafa atmaya çalıştığı pozisyonu diyorum canım. Hatırlayın artıkJ
İşte bu pozisyonu, bugün maçtan saatler sonra sakin bir
bünye ile tekrar izlediğimde aklıma hemen ‘Şanslı
Bir Gün’ filmi geldi. Ortada hiç bir neden yokken nasıl oldu da Beşiktaş o
son saniye golünü yemedi? Normalde, yani bilimsel olarak bakıldığında, yemesi
gerekirdi. İnanmayan önceki maçları hatırlasın, sizin de içiniz ürpermedi mi
birden? O sarı formalı kaleci o uçan kafayı attığında top kendi oyuncusunun
ensesinden döndü çünkü gördüm. Yoksa işler sebepsizce iyiye mi gidecek? Yoksa Beşiktaş
kanserine çözüm mü bulundu? Artık beş dakikada
Beşiktaş günleri geri mi geliyor? Ne güzel günlerdi vesselam, Metin
– Ali –Feyyaz koyar, Beşiktaş şampiyon olurdu, şarkının yalancısıyım, kelime
için ( bkz. koyar,) affedersinizJ
Ama bizim tribünlerimiz o meşhur besteleri ‘ Sevinmek için
Sevmedik ‘ veya ‘Bir Derdim var Bin Dermana Bedel’ ( bunu not alsın herkes, uzun sözleri ile
ezberlemesi zor olsa da, bu senenin hit şarkısı olur ) boşuna mı yaptı yani
şimdi? Ne olacak şimdi, doktorların bile çare bulamadıkları, tıpta ender
hastalık olarak tanımlanan, doktorların TUS sınavlarında ‘en kazık soru’ olarak
nitelendirdikleri bu ‘Beşiktaş adlı kansere’ alışkın bu bünyeler şimdi
sevinmeyi kaldırabilecekler mi? Düşünsenize ya her şey filmdeki gibi olursa? Ne
bileyim, Cenk artık her maç kaplan kesilir, her topu doksandan çıkarırsa,
İsmail soldan akıp Gareth Bale’e dönüşürse, İronman Egemen her maçta uçarak
kafayla gol atarsa, Aurelio eskideki gibi 10 metrekare değil 60
metrekarede her topu örümcek gibi keserse, Necip Uysal hücuma nasıl gideceğini
öğrenirse, Ekrem Dağ, Holosko her maç yedek kalmayı garantilerse, bu bünyeler
buna nasıl alışacaklar peki? Eğer bize de film sonundaki gibi ‘happy ending’
olmayacaksa, olmasın bunlar lütfen, valla rahat bıraksınlar bizi, bu bünyeler
alışmışken artık kansere, yesinler o golü arkadaş, biz zaten alışkınız acılara,
her şey eskisi gibi devam etsin gitsinJ
Şakası ve benzerliği bir yana, filmi bir kenara bırakırsak,
dün gece oynanan maçta gördüğüm manzara ‘yazı hayatıma’ başladığımdan beri
arzuladığım, istediğim, bağırdığım takımı sahada bana gösterdi. Başta Carlos
Carvalhal olmak üzere, sahada emeği geçen, terini akıtan, mücadele eden her
takımım oyuncusuna teşekkür ederim, bizleri onurlandırdınız. Maçın skoru
bizleri aldatmasın, skor ne olursa olsun, kankamın tabiri ile ‘Tsubasa’ çizgi
filminde olsa ‘bölümler’ sürecek olan o pozisyon gol olmuş dahi olsa, Beşiktaş
dün gece büyük bir ‘Aferin’ almıştır tüm taraflı-tarafsızından.
Bence şu anda Denizli dönemindeki o takımdaşlık, o hırs
takıma geri geldi. Ancak, hala önümüzdeki günler için saha içinde aşılması
gereken ufak detaylar mevcut. Bunları bizler kadar Carvalhal’in de gördüğüne
eminim. Artık kale ( Rüştü veya Cenk ) oturdu, nihayet savunma da oturdu (
Hilbert, Egemen, Sivok, İsmail ) ancak ortasaha da hali hazırda sıkıntılar var.
Dün geceki Aurelio, Ernst, Veli üçlüsü topu kesmeyi, savunmayı, topu
dolaştırmayı çok iyi yapsalar da, maalesef geçmişleri ve yetenekleri gereği
üçüncü bölgede aktiflikten uzak olduklarından, takımı o bölgede tutacak tek
bölge kanatlar oluyor. Orada bulunan Simao ve Q7 aşırı yetenekli olsalar da
topu orta sahanın yeteneksizliğinden dolayı kaleye uzak bölgede aldıklarından
ikili markajda ya top eziyorlar ya da Almeida’yı çok nadir sayıda topta
bulabiliyorlar, rakipler de buna kolayca önlem alabiliyor.
Çözüm iki şıkta gelebilir. Ya orta sahadaki Necip de dâhil
4’lü savunmacı daha ileriye çıkıp üçüncü bölgede top dolaştırıp kanatlara araya
atacaklar, böylece Simao ve Q7 topu en tehlikeli olabilecekleri yerlerde alacaklar,
yani ya kaleci ile karşılaşacaklar, ya da son top oynayıp Almeida’yı
görecekler, böylece işleri kolaylaşacak, ya da bu ‘muhteşem’ dörtlünün bu
yeteneğe sahip olmadığını ve Veli ile Necip hariç yaşları da ileri olduğundan
ileriki yıllarda da olamayacaklarını düşünerek, o bölgenin gerçek sahiplerinin (
Guti Hernandez ve/veya Fernandes ) artık bu takıma geri kazandırılmaları
gerekmektedir. Hiç biri olmayacaksa da bu bölgede bir an önce Pektemek formülü
veya yeni bir transfer formülü gündeme gelmelidir.
Çünkü dün gece nasıl Necip – Aurelio değişikliğinin amacı bu
takımı bir adım öne çıkarmak ise, bunun kesin sonucu ancak yukarıda bahsettiğim
hallerden birisinde gerçekten gerçekleştirilebilinir. Bu da takımın son gerekli
adımı atmasını sağlayacağından, sezon sonunda muhtemel bir Play- off
Şampiyonluğu ile Avrupa Liginde çeyrek veya yarı final Spielberg’ün E.T’si gibi
hiç de hayal gücü ürünü olmayacaktır.
Şimdi gelelim Bayram aralığındaki son engele, Ankara
deplasmanında da 3 puan ve savaşmak dileklerimle,
Kalın Sağlıcakla,
04 Kasım 2011
Ali İnanç İnal
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder