30 Eylül 2011 Cuma

FUTBOL! BASKETBOL! HENTBOL!


Britannia stadyumunda dün gece oynanan oyun hakkında öncelikle isim bulmakta zorlanıyorum, sanırım bu da yazımın başlığına yansımış durumda.

En azından bir tarafın futbol oynadığına emin olmakla beraber, diğer tarafın hem de Premier League gibi Digitürk’ün bile ekstra ücret alarak seyrettirdiği dünyanın en spektaküler liginde 9 puan alarak 7. sırada yer almasını ve hali hazırda Avrupa liginde mücadele ediyor olmasını anlayamıyorum. Bay Platini Türk futbolu ve dertleri ile boğuşacağına, sanırım biraz da Futbol oynayanlar ile oynamayanları ayırt etse iyi olacak.

Öte yandan, Star TV yayın akışına bağlandığı anda, sanırım tüm Türkiye’nin en çok merak ettiği konu Beşiktaş 11’inden daha çok, maçı kimin anlatacağı idi. Ertem Şener, İlker Yasin, Emre Tilev seçeneklerinden Tilev çıkınca yayını mute izleme seçeneği de ortadan kalkmış oldu. Geç bağlanılan yayın yüzünden ‘statik’ durumda olan damardaki kan ise seremoni arkasından organize şekilde başlayan ve sözde ünlü Britannia tribünlerini şoke eden ‘üçlü ‘ ile yerini birden ‘dinamik’ duruma bıraktı.

Maç da böyle başladı aslında, belli ki Carvalhal ve takım dersini iyi çalışmıştı. Duran top, taç ve köşe vuruşu haricinde hiçbir şeyi olmayan, boy ortalaması 1.90 ve tanımı kaba tabirle ‘iri’ olan bir takıma karşı topu ayakta tutmak, topu dolaştırmak, yerden oynamak ve üçüncü bölgede defansın arkasına top atarak araya adam kaçırmak en mantıklı seçenek olacaktı.

Nitekim kaptan olduğunun ve bir takım içinde oynadığının hatırlatıldığı belli olan Quaresma önderliğinde Fernandes orta sahada şov yapmaya başladığında, takımdaki en sağ bek Hilbert de yerini almıştı. Doğru zamanda doğru yerde ancak Alman mantalitesinin yapabileceği o tek ‘ altın’ vuruşu yaptığında tüm Türkiye çılgınca bağırıyordu.

Bu bağırış telefonda ‘whattssss upppp’ reklamlarında olduğu gibi uzatarak ‘ gooolllll’ şeklinde arkadaşlarla ve sevdicekle paylaşılırken, maçın kader anının geldiğini ise sanırım kimse bilmiyordu. Futbol özürlüsü sırık Crouch topa dokunduğunda Rüştü aldığı sayısız darbelerle kale dışında boğuşuyordu. Tribündeki İngilizler ise bu gole inanmayacaksınız ama sevindiler!

Sonrası ise yine Beşiktaş resitali şeklinde devam etti. Topu tutan Beşiktaş’ta Fernandes İngilizlere ‘This is Football’ derken, Quaresma stattan aldığı İngilizlere güzel bir Portekiz turu attırıyor, Aurelio her acımasız Crouch darbesine rağmen hala hava topuna çıkarken, Egemen ‘Freedom’ diye Braveheart misali bağırıyordu, sahada ne yaptığı belli olmayan bir tek Edu vardı.

İkinci yarı başladığında top tutacak ileride diye Edu hala sahada yer alınca homurdanmalar başlamıştı aslında. Ancak maçın asıl kırılma anını ve homurdanmaların zirve yapmasını 60. dakikada üst üste ‘Nasılsa benim iri adamlarım sakatlanmaz’ diyerek üç oyuncu değişikliğini birden yapan Pulis’in hamlelerine sessiz kalan Carvalhal yarattı. Bu ‘ Aman maç bitmek üzere, bir puan iyidircilik’ algısı yüzünden 15 dakika boyunca kalemizde yaratılan Stock baskısını kalesinde İngiliz görünce devleşen Rüştü bozarken, aynı dakikalar içinde Quaresma’nın mucizevî hareketlerine ve şutuna nazire yapan Stoke direği yüzünden Beşiktaş’ın öne geçme şansı da elden kaçmış oluyordu.

İronman değil Braveheart Egemen Sivok ile ceza sahası içerisinde oluşan uygunsuz karambollerin birinde çarpışarak kaburgasından sakatlandığında aslında bir sonraki an için son uyarı da gelmişti. Ancak, sanırım Carvalhal’de karşısında futbol değil başka bir oyun oynayan takımın ceza sahasına doldurduğu başka bir topta maç başından beri pek güven vermeyen hakemin de hem futbola hem de basketbola ‘Fransız’ kalacağını ve basketbolda karşılıklı faul çalması gereken pozisyonu futbola penaltı diye çevireceğini düşünmemişti.

‘Hamivari’ penaltı vuruşu ile öne geçen Stoke sonraki son on dakikada futbol oynadığını hatırlayıp zaman geçirmeye başlayınca Holosko değişikliği de gelmişti. Bursa baskısını deneyen Carvalhal ise bu sefer başarılı olamadı ve ekran karşısında seyircisini mest eden en önemlisi gururlandıran Beşiktaş futbol fakiri rakibine sadece ‘skor olarak’ yenildi.

Bence, bu kaybedilen üç puan ileriki günler için bir kayıp değil tam tersine bir kazanç olacaktır. Bu futbolun devamının sağlanması, sakatlığı az olacak bir ana kadro ( Almeida’nın dönüşü ) ve kendimi bildiğimden beri Beşiktaş’ta olmayan kura şansı ile ( bkz. Wolfsburg, Stoke, Tottenham ) takımın üst turlara çıkabilmesi inanın ki mucize olmayacaktır.

Gruptaki son duruma gelince, eğer Stoke City İsrail deplasmanından galip dönmezse, Beşiktaş Kiev’de geçen seneyi hatırlayıp kaybetse bile, İnönü’de oynanacak son maç olan Stoke rövanşının galip bitirilmesi Karakartalın bu gruptan lider olacak çıkmasına yetecektir.

O rövanş maçı için kendime şimdiden numaralı taraftan bir yer ayırtıyorum. 4 yıl Amerika serüvenim sırasında uygulama şansı bulduğum, ancak Türkiye’ye döndüğümden beri saygın bir kuruluşta çalışmanın getirdiği kurallar çerçevesinde yurt dışı yazışmalar yapabildiğimden dolayı kullanma fırsatım olmadığı için unutmaya yüz tutan bazı favori İngilizce sözcüklerimi ‘Futbolun Beşiği’nden’ olduğunu unutan ve Euroleague’de forması garanti olan Delap ve boyu dışında kamburu ve ağzı ile oynayan Crouch üzerinde denemek için can attığımı saygılarımla bildiririm.

Kalın Sağlıcakla,
30 Eylül 2011

23 Eylül 2011 Cuma

NEDEN BEŞİKTAŞ


Annem ilk sorduğunda ‘Sen nasıl böyle Beşiktaşlı oldun acaba’ diye, ben küçüktüm, babam ise sırıtıyordu.

Akdeniz kültürünün hâkim olduğu ülkelerde öne çıkan bir tarif kelimesidir ‘ passion’, manası ise tutkudur. İtalya, İspanya, Yunanistan, Fas, Türkiye gibi ülkelere gittiğinizde gözünüze hemen çarpar bu kelime.

Bu kelime ülkede yaşayan kadınlarda farklı erkeklerde nedense farklı bir etki yaratır maalesef. Bir şeye tutku ile bağlanmak, taparcasına sevmek. Bize muhlis olanı bu iki kelimede ortaya çıkıyor aslında, futbol ve politika. Bundan değil mi zaten takım tutar gibi parti tutmak lafları.

Ben de isterdim bu kelime keşke bizde çalışma ile bağlantılı olsa idi, Japonlar gibi olsaydık bırakın bizi Pazar günleri de çalışalım deseydik, ama biz Meksikalı kardeşler gibi yetmez hafta sonları gelsin siesta peşindeyiz.

Ben de bu ülkenin mensubu bir erkek olarak, seçimimi futboldan yana kullandığımda aslında bilinçsiz agulu bir çocuktum.70’lerin formaları gibi olan mini şortumla sokakta mahallenin diğer çocukları ile yuvarlak, vurduğunda havalanan plastik bir topun peşinden amaçsızca koşuyordum. Düşsem dizim yara olsa kızardım kendime neden düştüm diye, ağlamazdım ama asla. Ağladığım anlar sadece kaybettiğimiz zamanlar olurdu, hırsımdan gözlerim dolar, takım arkadaşlarıma döner, onlara hadi derdim, alalım bu maçı.

Sanırım böyle başladı her şey, fena oynamazdım hatta hiç fena oynamazdım, diğer takımı bilerek güçlü bırakır, kendi takımımı ise zayıftan seçerdim. Top dışarı çıktığında herkes kavga ederken, ben benden çıktı, top sizin demeyi iyi bilirdim, sonuna kadar mücadele ederdim, kaybedersem üzülürdüm, ama rakibimi hemen tebrik ederdim.

Babam Metin – Ali – Feyyaz derdi, ben de kim bu adamlar, koskoca adamı böyle mest ediyorlar, hâlbuki ben de gayet iyiyim derken, onları izledim ve ilk görüşte aşk başladı.

Babadan oğula geçen şeylerden hiç haz etmem (  bakınız tarih ) ama sanırım babanın bıraktığı en önemli miras takım. Zamanla bir bakıyorsunuz ki babadan aldığınız bu gücü büyütmüş hatta babanızı bile geçmişsiniz. Hele ki babanız yıllar sonra gazetede gördüğü bir haber ile size dönüp, ‘ Gaziantep’de daha fazla solcu topçu varmış, ben artık Antepliyim’ derse.

Metin – Ali – Feyyaz’a dönelim. İlk o zaman başladı 11 saymam. Yarış severlerin atların şecerelerini kendi şecerelerinden daha iyi bilmeleri gibi ben de mahalledeki takımıma Gökhan- Ulvi- Kadir- Recep- Rıza- Şifo Mehmet- Madida demeye başladığımda Madida dışında alınan olmamıştı aslında.

Metin Tekin dünyanın en iyi kalecisi Van Brukelen’e Eindhoven’de golü attığında Şevval yengemizin de gönlünü çalmıştı, bense evde Kâbe ziyaretimi yapmış, 10 tur atmıştım bile. Sergen marşlar eşliğinde ‘Doksana Sergen’ yaptığında Cine5 şifresini amuda kalkarak çözmeye çalıştığımdan dolayı sadece 7 tur atabilmiştim evde. İlk küfrümü Altınoluk denen sayfiyede langırt oynarken etmiş olmamın verdiği güvenle rakip dediğimiz kardeşlerimize de çok sevgi sözcükleri söylerdim. Bizim okulda bu yüzden Volkan’dan çok dayak yerdik, tabii kendisi o zamanlar 4 yıl üst üste şampiyon olmamış daha UEFA kupasını kazanmamıştı.

Ağladığım zamanlar da oldu, bir ilkbahar günü üniversitenin son yılında Ankara’da Ersun’lu iyi takım Gençler’i İlhan Babanın Reyna tarifeli kale arkası biletlerine rağmen yendiğimizde Bilgili Serdar yumruğunu kaldırıp tribünleri dolaştığında tutamadım kendimi, koy verdim gitti.

Hayatta aldığım en güzel derslerden biriydi o Lucescu dersi. Sakin ve mütevazı olmanın önce insan olmanın büyük olmaktan daha önemli olduğunu öğretti bana. Hasta Fenerli kuzenim Hain Revivo çığlıkları atarken, aynı anda Ercan Taner Sergen attı Şampiyonluk geldi diye bağırıyordu. Sonrası mı çekemeyen kardeşlerden iki kırmızı kart ve çekemeyen kardeş taraftarlar ile Kızılay meydanında gereksiz bir kapışma. Hâlbuki UEFA kupası geldiğinde belli etmeden sevinmiştim, hala Popescu vururken anılarda o penaltıya, dolar gözlerim saygıdan.

Yıllar geçti, bir Amerika maceram oldu, uzak kaldım aşkımdan, ben giderken 11 puan öndeydi takım, Şampiyonlar liginde 2. tura göz kırpıyordu, sonra ne mi oldu, malumunuz Başkan Yıldırım oldu, yıldırım gibi geldi ama yıldırım gibi gitmedi.

Uzun yıllar daha da bir uzun geçti bizim için, ta ki Denizli hocam güneş gibi doğana dek, o doğdu, Seba gitsin Ahmet kalsın diyenler Quaresma dedi, bir çağ daha başlamadan kapandı. Şimdi kimilerine göre Yeni Çağdayız, kimilerine göre Eskiçağ başladı bile, ama hala maç günü geldiğinde berbat İstanbul trafiğinde Köyiçi’ne gitmek, rakıyı rakı gibi içmek, balığı balık gibi yemek, eskiçağ, yeniçağ demeden hiç tanımadığın kardeşlerinle, kardeş olmak, Atatürk’ün yolundan yürümek, bize göre Mabede gelmek, yerini almak ve 132 desibel bağırmak, son zamanların moda reklamı sloganı gibi ‘Paha biçilemez’

Peki, neden mi Beşiktaş? Neden Fenerbahçe, neden Galatasaray, neden Trabzonspor, neden Real Madrid, neden Boca Juniors, neden Adıyamanspor, neden Juventus, neden Chelsea, bir saniye bu son takımın neden olduğunu ben de bilemiyorumJ

Cevabı basit aslında, neden eşiniz? Tek cevabı aşktır, aşk.

Kalın Sağlıcakla,

Ali İnanç İnal

22 Eylül 2011 Perşembe

BURSA’DA BİR DERBİ


Sanırım bu başlık tüm Bursaspor taraftarlarının duymak istediği bir başlık oldu. Onlar için gerçekten de bir derbi oynandı dün gece Bursa Atatürk stadında. Yıllardır suni gündemle meşgul edilen Bursalılar geçen sene yağan taşların yerine bu sene Tanrı takdiri yağan yağmurla karşılaştılar.

Şimdi burada Bursaspor taraftarlarına birkaç soru soralım bakalım cevaplarını biliyorlar mı? Size göre küme düşmenizin sorumlusu hala Beşiktaş ise, tarihinizde kazanılan en büyük başarı olan ve alnınızın teri olan 2009 şampiyonluğu nasıl kazanıldı?

Gelelim Emniyete, geçen sene oynatılmayan maç bu sene nasıl oldu da oynatıldı acaba? Gelelim Türkiye Futbol Federasyonuna, 5 maçlık Bursaspor cezası nasıl kaldırıldı acaba?
Gelelim Kulüpler Birliği Başkanı Sayın Yıldırım Bey’e, ilk maçta çıkan olaylar nedeni ile 2 maç hem seyircisiz hem de tarafsız sahada maç oynatılan Beşiktaş’a karşı, diğer takımın çıkarttığı olaylar nedeni ile verilen 5 maçlık cezanın kaldırılması hakkında neler yapacak acaba, veya bir şey yapmayı düşünüyor mu acaba?

Bütün bu sorular altında başlayan maça gelelim biz en iyisi, daha fazla sinirlenmeden. Ülkemize has haksızlıklar sillesi olaylar bir kenara bırakıldığında yayın saati ile birlikte bizi karşılayan ilk şey amansız bir yağmur ve fırtına oldu. Kankamın telefonu ile Bursa’da metrekareye düşen en fazla yağmurun an itibari ile yağdığını öğrendiğimde Q7 apaçi saç şekli ve mutsuz suratı ile sahaya ısınmaya çıkıyordu.

Aynı bilgiyi Lig Tv de verdiğinde kankamdan şüphelenmedim değil, ancak bu bilgi aslında Bursaspor taraftarının da stada ulaşmakta zorluk yaşayacağını gösteriyordu.

Maçın gerginliği Lig Tv yorumcularına da yansımıştı adeta, Ömer Güvenç’in yaşına hürmet bol atışma ve sataşma ile yorum bölümü de kapandı ve geldik cenaze marşına.

Yıllardır sürdürülen bu anlamsız marş bu sene de popülist bir şekilde yankılanırken tribünlerde, Bursaspor yönetiminin ve teknik ekibinin yıllardır bu sözde husumet ile hiçbir şey yapmadığı da gözler önündeydi adeta.

İlginç Carvalhal kadrosu ile sahaya çıkan Beşiktaş, geçen haftaya nazire yaparcasına 6. dakikada yağmurun azizliği ile golü yediğinde Bursaspor tribünleri gol sevinci ile Ankaragücü sevgisi arasında kalıverdi.

Sonrası ise karmaşa idi sadece, savunma bölgesinde %100 topa sahip olabilen Beşiktaş diğer bölgelerde topa bomba muamelesi yapmaya devam ediyordu. Bursa tribünlerinin aşırı sevgisi ile sahada çakma sol bek olarak oynayan Egemen, bu sevgiyi hakem demeye şahit isteyecek olan çakma FİFA kokartlı Yunus Bey’e göstermeye kalkınca sarı kartı görüverdi.

Ama aynı hakem maç başından beri her dakika annesi hatırlatılan eski Bursaspor kaptanına karşı bu saçma tribünlere kırmızı kartı çıkarmadı diyecekken, yurdumuza gelen her yabancıya öğretilen ilk kelimeleri dur bakalım anlayacaklar mı diye uygulamaya kalkan gol sahibi Bangura’yı yardımcı hakem duydu Allahtan, duyması ile de adamın başına Adam gibi Adamlar çullanıverdi birden.

Bu stresli ortamda ilk yarı bittiğinde 10 kişilik Bursaspor’a karşı tek pozisyona dahi giremeyen Beşiktaş ikinci yarıya mutlak baskı ve top hâkimiyeti ile başladı. Carvalhal’de anlık müdahale ile doğruyu bulmuş takımda herkesi yerine koymuştu ama yine de vardı bir sorun. Sorun kendini aslında bayadır belli ediyor ama aşırı sevgi bunu görmezlikten geliyordu. Bu maç artık bazı şeyleri daha iyi gösterebilir. Her topu aldığında halı sahada yap şu hareketi sana 5 lira veririm mantığı ile oynayan Q7 adeta maçı kazanmak adına her Kaptanın yapacağı gibi gemiyi ilk sırada terk ediverdi.

Her şey başka yağmurlu deplasmana demeye hazırlanan âşık taraftar ise, 78. dakikadan itibaren son çifte Şampiyondan parçalar görmeye başladı sahada, acaba serap mı görüyorum derken Portekizli olmayan İsmail asisti yapmış, Türk Sivok golü atmıştı bile.

Beşiktaş marşlarını versiyon atlatıp söyleyen kahraman Bursa tribünleri sustuğunda İsmail neden sustunuz ya diyerek müthiş bir top atmış,  Holosko topu ağlara itmişti bile, işte o an sanırım her Beşiktaşlı sahada 12 dakikalık gerçek bir takım gördüğüne mi yoksa 1-2’lik dönüşe mi sevinecekti, tam anlayamadı ve her ikisine de sevinince ortaya gerçek deli Beşiktaş taraftarı da çıktı.

Alınan 3 puan kadar Carvalhal’in sevinci, takımın bütünleşmesi de harikaydı, aynen bize 3 yıl öncesinde Denizli ve talebelerini hatırlattı. Şimdi bundan sonra 2 seçenek var, ya aynı tas aynı hamam, ya da apaçi ve çetesi bu takımın patronu değil bir parçası olacaklar, seçim onların, yanlış seçimde ise yol onların olmalıdır.

Takım dünya yetenekleri ile dolu olmasın, kazma dolu olsun ama takım olsun diyen her Beşiktaşlı yakında gelecek bir Şampiyonluğa daha hazır olabilirler.

Son lafım da Yıldırım Bey’e, o kadar fedakârsınız ki, basketbol takımının adı Beşiktaş Milangaz, Akatlar’ın adı Beşiktaş Milangaz Arena oldu. Size çok müteşekkiriz, bir de tek bir kulübü dahi yönetemeden 18 Kulübün başkanı seçilmeniz de ne kadar manidar değil mi, ama üzülmeyin biz sevindik, artık onlar düşünsünJ

Kalın Sağlıcakla,

Ali İnanç İnal

KADINLAR SUARESİ


Türkiye Futbol Federasyonu 2011- 2012 sezonunda biz futbol severlere değişik bir sezon yaşatacağını zaten daha önceki kararlarında da belli etmişti. 3 Temmuz’da başlayan ‘muamma’ ardından Digitürklü Playoff derken, son bomba da seyircisiz maç cezalarında ilgili maçların sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük çocuklar tarafından yerinde izlenebilmesi oldu.

Alınan kararın Kurtiz dayının dediği gibi ‘Bir soluklan Yiğen’ diyerek tartışma şansı dahi olmadan uygulanması da 20 Eylül günü nasip oldu. Önce ‘Sosyete’ tribün biletleri sonra bilet kalmadı yoğun ilgi var cümleleri arasında geçen bir gün ve bittiği söylenen alt tribünler nedeni ile açılan üst tribünler derken ilginç bir an için televizyon karşısına oturan futbol sever ‘Erkekler’ önce ne oluyoruz ya dediler sonra da şaşkınlıkları ile kala kaldılar.

46.000 küsur seyirciden çıkan Vuvuzela kılıklı tarif edilemeyen ses, Fenerbahçe tribünlerinin malum pek sevmediği stat hoparlörlerinden yapılan ‘Sayın anneler, lütfen çocuklarınıza sahip çıkınız’ anonsları, Lig Tv spikerlerinin ve kameramanlarının kadın kılığında erkek izleyici arayışları, Alexxxxxx çığlıkları arasında sahaya ısınmaya çıkan Manisaspor futbolcularının Fenerbahçe sanılıp alkışlanması, kaleci İlker’in Volkan sanılıp tribünlere çağrılması derken tüm Türkiye’nin kadın-erkek kilitlendiği 90 dakika başladı.

Maç başladı ama bu satırlarda Futbol adına pek bir şeyden bahsedilmeyecek bir saha mücadelesi olduğundan dolayı, ekran başındaki herkes direkt gene tribünlere yöneldi. İlk önce kuvvetli Fenerli kuzen aradı, Ertem Şener’den sonra ilk kez Mute yaptım dedi, sonra Beşiktaş maç gediklisi sadıç aradı, İstiklal marşı esnasında aradığından telefonu saygı duruşundan sonra açtım, karşımda sadece gülen ve konuşamayan bir sadıç buldum.

Bu ortamda ilginç deplasman forması ile Manisaspor, İman gücü ve 46000 seyircisinin çığlıkları ile oynayan Fenerbahçe karşısında topu ayağında tutup, topla oynamaya başlayınca açıkçası maçın gidişatı belli olmuştu sanki. Klasik Anadolu takımı İstanbul takımı kimliği ile oynayacak ama ilerleyen dakikalarda Ne oluyor Birader, ben Manisaspor’um diye kendine gelecek ve ilk topta golü yiyecekti diye beklerken nitekim de öyle oldu.

Ayağına gelen her topu ezen Dia, bu sefer topu Pembe cipi ve ahenkle dans eden saçları ile Caner’den aldığında, o saçların uğruna güzel bir vuruş yaptı ve mecburen bu kez bendeniz de Mute’a geçmek durumunda kaldım. 46000 bayan o anda sanki 132 desibellik rekoru kırmak için bağırıyordu adeta. Gerçi çıkan toplam sesin ‘Gollll’ sesinden farklı olduğu da aşikârdı.

Hele ki İkinci yarıda gelen anlamsız Çalışkan Nizamettin darbesi ile 10 kişi kalan Manisa, sarı-lacivert-Şampiyon-fener dörtlemesini devre arasında anons ile çalışan ve ikinci yarıda uygulamaya çalışan tribünlere nazire edercesine ilk yarıdaki anlamlı futbolunu sürdürmeye karar verdi.

Bu karar aslında iki maçtır geçen sezon neden oynamadı bu adam diye eleştiriye hazırlanan Bilica severleri susturacak hamlenin de başlangıcı oldu. İlginç Bilica golü ile Fenerbahçe, kadınlar aşkına saldırıya geçince, genç, çalışkan tecrübeli hoca Kemal Özdeş 1 puan yeter mantığını sahaya iyi yansıtarak Fenerbahçe’nin alanlarını daralttı.

Son saniyelerde ise tarih tekerrürden ibarettir lafı ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Semih vurdu gol oldu cümlesi, birden yan taraftan kalkan bayrakla durdurulduğunda, 2 sene öncesinin tersine anons katkısız Fener tribünleri son dakika golünü kutluyor, Zaytung, Twitter ve Facebook severler ise yarın yapacakları yeni entryler üzerine derslerini çalışıyorlardı.

Sonuç olarak tatsız, tuzsuz yedek oyuncular ve sahadaki futbolcular ile teknik adamların sesini duymaya mahkûm kalacak olan bu kulaklar, daha ilginç bir ses ile tanışma memnuniyetine sahip oldular. Darısı diğer takımların başına diyelim.

Türkiye Futbol Federasyonu’nu ise bu karardan dolayı tebrik edelim mi acaba derken, Kombine sahibi abimizin serzenişine de kalem olalım. ‘ Ben sezonluk 7200 TL verdim, 5 kişi sahaya girdi diye ben maçı izleyemedim ama 46000 bayan ve çocuk izledi, hakkımı helal mi etsem, TFF ile mahkemede mi hesaplaşsam acaba’

Tabii bu arada, Fenerbahçe Spor Kulübüne de bir teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Dünyada bile belki de ilk kez düzenlenen bu tip bir organizasyonda Kulübünün aşkı ile tribünleri dolduran her çiçeğe tüm Türkiye adına ben müteşekkirlerimi sunmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Böceklere de uyarı, tribünler çiçeklerle daha güzel oluyor…..


Kalın Sağlıcakla,

Ali İnanç İnal
















OLASILIKSIZ


Okuyanlar mutlaka hatırlayacaklardır. Adam Fawer tarafından yazılmış ve 2005 yılında yayımlanmış bilim kurgu romanıdır. En iyi roman kategorisinin de aralarında olduğu çok sayıda ödül kazanmıştır.

Olasılık bir şeyin olmasının veya olmamasının matematiksel değeri veya olabilirlik yüzdesi, değeridir. XVII. Yüzyıl'ın ikinci yarısında Blaise Pascal ve Pierre de Fermat tarafından matematiksel olarak incelenmeye başlanması ile olasılık sözcüğü modern anlamına doğru bir yol almıştır. Matematiksel modern olasılık kuramının geliştirilmesi XIX. Yüzyıl'da başlamıştır.

Futbol ile ne alakası var diyenleri duyar gibiyim. Dün akşam İnönü Stadı’nda sahne alan mücadelede aslında bu kavramın en ince ayrıntılarını görebiliriz. Siz eğer bir atak oyuncusu iseniz, çalım atarken bilirsiniz ki topu kaptırsanız bile arkanızda rakibin direkt kaleye gitmesini engelleyecek bir sürü arkadaşınız vardır. Dolayısı ile olasılık teorisine göre ileride kaptırılan bir topun kalenizde gol olma şansı düşüktür. Ancak, dün akşamki maçta da olduğu gibi eğer siz kaleci iseniz ve akıl almaz bir şekilde kalenizi boşaltıp ileri hamle yaparsanız kalenizde gol olma şansı bırakın olasılık teorisini ‘Ahmet Abi’nin kahvehanesindeki’ her futbol severinde bileceği üzere oldukça yüksek bir şanstır.

Futbol kolay bir oyundur aslında. İnsanların futbolu sevmesinin en büyük nedeni de içinde barındırdığı olasılıklar ve değişkenlerdir. Maç 1–1 olduktan sonraki 10 dakikalık oyunu hatırlayalım mesela, tüm Beşiktaşlı futbolcular ellerinden alınmış oyuncak misali sağa sola saldıran çocuklar gibiydiler. Konsantrasyonları kaybolmuştu, bunun da tek nedeni psikoloji idi. Dolayısı ile siz eğer bir kaleci iseniz, yaptığınız basit bir hatanın tüm takımın ahengini bozacağını bilmek zorundasınız.

Cenk kardeşimiz duyarsa eğer, geçen sene yakaladığı ‘ Geleceğin en iyi kalecisi ‘ etiketi ile Denizlispor’da da olduğu gibi kendisine aşırı bir güven duyuyor. Maç öncesi, gol anı, maç sonrası kamera görüntülerinde yakın planda hep kafası yukarıda sert bakışlarla kendisine olan özgüveni ortaya koyuyor. Bu bir kaleci için müthiş bir artı olmakla beraber, aynı zamanda müthiş bir eksi de, aynen Beşiktaş gibi, siyah ve beyazın yan yana durması gibi.

Geçen sene Hakan’ın başına gelenler gibi bir film gibi varken önünde, henüz sezon başında Cenk’e hatırlatılması gereken en önemli şey, özgüven kadar güzel bir kelime olan ‘ihtiyat’. Bunu da yapacak tek kişi, Mustafa Pektemek gol demek diyerek ona yol gösteren Rüştü abisi olacaktır.

Son bir laf da tabii ki Carlos Carvalhal’e. Olasılık teorisine göre sahada ve saha dışında daha favori, daha iyi olan bir takımın teknik direktörü oyunu da çok iyi okuma özelliklerine daha da fazlası bu okumayı anlık değişkenlerle sahaya yansıtmak zorundadır. Kilitlenen oyunda 30 dakika boyunca kendi sahasında yıldızları kaymış bir Ankaragücü karşısında siz oyun pozisyonlarında kısa süreli şok değişikliklere gitmek için beklerseniz, oyunu maalesef rakibin ellerine bırakırsınız. Simao’yu 10 numaraya, Q7’yi kendisini zorlayacak Uğur yerine Ankara’nın yumuşak karnı Güven’in karşısına sürmek için 30 dakika beklemek Beşiktaş’ın ilk golünün de geç gelmesine sebep verir.

Yine 4–3–3 ile 4–2–3–1 arasında karar vermeden sürekli Necip – Aurelio – Fernandes ile oynamak da her maçta tutmayacaktır. Bu 3 oyuncu da topu ileri taşımakta maalesef Maccabi maçındaki gibi etkili olmadılar çünkü karşılarındaki takım 11 kişi topun arkasında bekleyen ve Kağan- Weeks- Bilal- Hürriyet gibi sizin oyuncularınızı karşılamayı bekleyen bir takım sürmüştü sahaya. En azından böyle bir maçta ben Carvalhal’den Alves hamlesini beklerdim hele ki müzmin Disko Kralı Guti kadroda bile yokken. Bu tip bir maç böyle genç bir yeteneğin kendisini ispat edebileceği bir maç olabilirdi. Zaten yine 1 – 1’den sonra kendisi de yine neredeyse 60 dakika geç kalarak Pektemek’i sahaya sürüp takımın hücum anlayışını değiştirdi.

Beşiktaş taraftarına gelince, bizim için yine klasik bir Beşiktaş maçı oldu. Kolay giden maçı önce kahra sonra sevince dönüştürmek sadece Dünyanın en büyük taraftarına yapılacak bir işkencedir herhalde. Babamın dediği gibi ‘Rahat bir Beşiktaş maçı izlemek haram bizlere.’

Kalın Sağlıcakla, 

Ali İnanç İnal