31 Ekim 2011 Pazartesi

BİR TUHAF DERBİ PART II



Perşembe derbisi, çalışma gününe denk geldiğinden birçok çalışan Lig Tv’nin sunmuş olduğu sabah 8’de başlayan yayımdan maalesef pek faydalanamadı. Derbi hasreti ile yanan birçok bünye televizyon karşısına geçtiğinde saatler nerede ise 19.30’u bulmuştu. Sevdicekle beraber izlenecek ‘ikinci’ derbi olması ile de ilginç bir maç olacağı kesindi. İlkinde Kadıköy tribünlerinde yerimizi almış, gizli bir hafiye gibi ‘Oscar’lık’ bir performans sergilemiş ve 1 puanı Bobo’nun penaltısı ile çıkarmıştık. Bu kez ise takvimler 27 Ekim’i gösterdiğinde yerimiz ev, kılavuzumuz ise Digitürk olmuştu.

Beşiktaş taraftarı ise maç öncesi benzer durumlarda göstermiş olduğu ( bkz. Liverpool maçı öncesi ) yaklaşımı, daha sert bir düzeyde gösterirken tüm tribünler ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ tezahüratları ile inliyor, kapalı tribünde ise kocaman Türk bayrağı üstünde aynı ibareler yer alıyordu. Bense saygı duruşu esnasında dikkatimi misafir tribündeki yoğun boşluğa vermiştim derken başlama vuruşundan iki dakika sonra önce kapalı tribün önündeki tüm güvenlik güçleri hareketlenince kameralar eski açık tarafına çevrildi ve acı gerçekle yüzleşmek durumunda kaldık.

Maç öncesi, gün içinde malumunuz Fenerbahçe taraftarları ‘maça gelemezler’, ‘olur mu canım maça gelsinler’ saçmalıkları altında şamar oğlanına döndüler. Bu şamarlıkları tweet ile ulemasına bilgi veren Spor Bakanı sayesinde son bulunca onlar da son dakika İnönü surlarına dayandılar. Bilenler iyi bilir, İnönü’nün eski açık tarafında demir kapı adı ile andığımız tarihi bir kapı bulunur, bu kapının etrafındaki turnikelerde ellerindeki eski Galatasaray ve Shaktar Donetsk maçı biletlerini okutmaya çalışan Fenerliler, turnike başındaki görevlileri ‘okutamayınca’ çareyi yağmalamakta bulduklarından bir anda kendilerini stadın içine atıverdiler. Hoş görüntüler oluşmadı tabii ki de, daha tehlikelisi içeri giren her Fenerbahçelinin yapmış olduğu manasız ‘orta parmak oyunları’ idi. Deplasmana gelmiş yaklaşık 1500 kişinin kendi sağlıkları açısından daha dikkatli hareket etmeleri gerekli iken, Allahtan Beşiktaş taraftarı fazlası ile bir önceki hafta meydana gelen olaylar nedeni ile dalgın ve mağrurdu. Ayrıca Beşiktaş taraftarı değil miydi Fenerliler gelsin diyen, o zaman bu hareketleri sahiplerine iade edelim ve maça gelelim.

Belli ki Carvalhal yazımızı okumuş, ancak Edu dışında diğer isimleri de okuyup ‘Bunları da oynatma diyor herhalde’ diye yorumlayınca olan bizim çakma Portekizli Fernendes’e olmuş, o da ‘Disko Kralı Guti’ ile birlikte kadro dışında kalmıştı. Sahada Mersin deplasmanı Kartal kadrosu aynen yerini alırken, Fenerbahçe tarafında da sakatlıktan çıkan Topuz dışında bir sürpriz yer almıyordu.

Sevdicek İnönü’de sayılan kadroya ‘Oley’ çekilmesine içerlemiş, kendi statlarında soyadı ile bağırılmasını örnek gösterirken, derbi havasında olan bendeniz ‘yıllanmış’ Mehmet Top-uz esprisi ile kendisine karşılık verip gerilimli bir atmosfer yaratmaya çalışırken en son hatırladığım şey topun Simao’ya doğru geldiği idi. Sonrasında 67 metrekarelik rezidansımda holden kapıya doğru koşmuş, geri gelişimde salona göğsüm üstünde kayarak giriş yapmıştım. Golün sevincini abartılı yaşamamdan kaynaklanan gerilim ile sevdiceğin de maç ile olan birincil ilişkisini kesmiş oldum. Kendisi diğer koltukta kitap keyfine dalıp kulağı ile maçı takip ederken, bendeniz ‘yazılardır’ anlatmaya çalıştığım ‘takım’ Beşiktaşımı zevkle ve inanmayan gözlerle takip ediyordum. Tribünlerden gelen iki geliyor iki melodisinin devamını kulakları ile takipte olan sevdiceğe anlatmaya çabalarken ise, Fener de eksik Beşiktaş kanatlarını çözmüş oyunu yavaştan Kartal alanına kısa paslarla topa sahip olarak yıkmıştı. 1- 0 ‘ı korumak isteyen Kartal kanatları ise çökmek üzere idi. Caner vurdu, Cenk çeldi, Gönül kafa koydu, İronman çizgiden çevirdi, Fransız devşirmesi gibi adı ile Bienvenue aşırmaya çalıştı, Cenk el koydu, ilk yarının son saniyesinde Alex vurdu, Berlin Duvarı Hilbert araya girdi, devre de böyle bitti.

Şimdi, Beşiktaşın yeni takım olgusu içinde maalesef gene bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Böyle bir maçta ilk golü bulmanın önemini ilk yazımda anlatmıştım. Ancak skorun üstüne yatmak isteyen Kartal nerdeyse tüm oyuncuları ekstra oynamasına rağmen iki konuda açık veriyordu. Birincisi artık herkesin malumu olan Q7 sorunu tabii ki. Simao bile İsmail kanadında gölge markaj yaparak, geçen sene Fener’in en etkili olduğu sağ tarafını durdurmuş iken, ( bunda sakatlıktan yeni çıkan iki Fenerli Topuz ve Gönül’ün kötü performansları da etkili oldu ) Q7, Hilbert kanadında hiç geri gelmiyor, onun boşluğunu Ernst ve Aurelio, hatta zaman zaman Veli kapatmaya çalışıyordu. Kapatma işi, bu oyuncuları erkenden yorarken, ‘madem ileride kalacaksın bir şey yap’ diye beklenen Q7 ise ikinci sorunu da yine bencilce ‘kimseye bırakmam’ diyerek kendisi oluşturuyordu. İkinci sorun da, ‘malum’ gücünü ileride kullanması beklenilen Q7 yine her topu eziyor ve kaptırıyordu.

İkinci yarıya Beşiktaş gene ‘alevli’ başlayınca bocalayan Fenerbahçe kalesinde önce direk sonra da ofsaytta kalan Simao 2. gole engel oluyor, Simao’nun ilk yarıdaki vuruşuna benzer ani vuruşunu ise köşeden Volkan karşılıyordu. İlk yarıdakinin aksine göstere göstere gelemeyen Fener ise Q7’nin iki kez kademe hatası yaptığı pozisyonda bilardo ‘Alex’ ile beraberliği elde ediyordu. Tam eziyet başladı derken Almeida faktörü oyuna dâhil oldu. Golden yaklaşık 12 dakika kadar sonra Q7 ilk kez olumlu bir hareket yaptı, yaklaşık 4 dakika önce aynı yerden Almeida’nın kafasına atamayan İsmail’e nazire edercesine Bekir’in de belini kırarak Almeida’ya golü attırdı. Bendenizin gol sevinci ile geçen 3 dakikadan sonra artık galibiyet kaçınılmaz bir hal almıştı. Yorulan Veli ile Necip değiştiğinde orta saha daha da dinamik hale gelmişti. Alex – Semih iş birliği pozisyon da boşa gidince 3 puan ve Fener galibiyeti bekleyen tribünler doludizgin şarkılar söylerken anlamsız bir Necip faulünden kazanılan frikiğe ‘Bu senenin Fenerli golcüsü’ Christian Baroni vurdu ve top Cenk kardeşimin hatalı barajının ve kendisinin bakışları ile yerden köşeden ağlara gitti.

Sonuç olarak maç öncesi Aykut Hocanın tahmin edemediği gibi sahaya dinamik bir takım olarak çıkan Beşiktaş takımı beni ve kötümserliğe kapılan birçok taraftarını mesut ederken, Carvalhal’in dediği gibi ‘Maçın son anlarında konsantrasyonu yitirme’ sorununa çözüm bulma ( bkz. Dinamo Kiev mağlubiyeti ) ve Q7’nin 1’e karşı 10 mu 10’ a karşı 1’mi takıntısını aşıp hep beraber 11’e 11 olmasını sağlaması kaydiyeleri ile sezonun en büyük favorilerinden birisi olabileceğini ispat etti.

Tabii bu son cümlemin ispatı bu akşam oynanacak olan Sivas, Perşembe günü oynanacak olan Dinamo Kiev rövanşı ve yine Pazar günü oynanacak Gençlerbirliği deplasmanları olacak. Bu maçlarda alınacak 3 galibiyet Milli maç arasından sonra daha güçlü bir Beşiktaş olmasını sağlayacak ve arka arkaya oynanacak Galatasaray, Trabzonspor ve Maccabi maçları öncesi bizlere güven verecektir. Maçın sonunda ise maçın başında olduğu gibi Beşiktaş tribünleri gene şov yapıyor, bu kez Van için atkılarını sahaya doğru fırlatırlarken dosta düşmana çok güzel bir ders daha veriyorlardı.

Kalın Sağlıcakla,
30 Ekim 2011

26 Ekim 2011 Çarşamba

BİR TUHAF DERBİ PART I


  
Nazdarovya yazımıza içimi çok acıtan şehit haberleri ile başlamıştık. Bu yazımıza da maalesef Van’da meydana gelen afet ile başlamak bana müthiş bir üzüntü veriyor. Deprem felaketinde hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, yakınlarına sabır, tüm yaralı vatandaşlarımıza ise acil şifalar diliyorum can-ı gönülden.

Gerçekten de 31 yıllık hayatımda geçirdiğim en berbat hafta sanırım ki geçen hafta idi. Her elzem haberi ‘balık hafızası’ ile anında unutan milletim, umuyorum ve diliyorum ki ülkemizin önündeki en büyük iki tehlike ile yeteri kadar harp etmiş ve ders almıştır. Diliyorum ki artık deprem ve terör belası ile kaybolan hayatlar son bulur, sadece ekonomi, eğitim, trafik, vergi eşitsizliği ve gelir dağılımı eşitsizliği gibi ‘minör’ dertler başımızda kalır.

Gelelim futbola. Kuşkusuz futbol, geçen hafta ayrıcalıksız her sahada, her mücadelede verdiği görüntü ile herkesin duygularına adeta tercüman oldu. TV ekranlarına yansıyan görüntülerden özellikle müthiş ’61. dakika’ şovu ile Trabzonspor ve maç öncesi görüntüleri ile Kadıköy bizleri ekran başında fazlası ile duygulandırdı. Her şehidimiz için tribünlerden ‘ Burada ‘ diye haykırırken gözleri dolan taraftarlar, ekran başındaki milyonları da gözlerden boşalan gururlu ama çok üzgün yaşlara mahkûm etti.

Bütün bu üzüntü içinde gün geldi çattı ve sezonun ilk derbisine geldi acımasız zaman. Zaten sezon başında, 3 Temmuz tarihinde başlayan ve hala devam eden ‘muamma’ nedeni ile darbe diyen futbolumuz, bir de hafta içi maçları ile iyice tatsız bir hal almış iken ilk derbimizde bize ‘Perşembeyi’ işaret etti. Hâlbuki Türk milleti olarak bizler Salı’yı sallanırken, Çarşamba’yı çarşafa dolanırken, Perşembeyi’de perişanlık olarak adlandırdığımızdan yıllardır bu günlerde oynanan Avrupa maçlarını pas geçerdik, şimdi ise güzide iki takımımız ilk kez bir Perşembe derbisinde karşı karşıya gelecekler. Bize bu günleri de gösteren ‘icraatçı’ Federasyonumuzun yetkilisi olan ‘Basketbolcu’ Lütfü Arıboğan Bey hafta içi bir de ne buyurmuşlar ki duyasınız,  ‘Biz bu süreci çok iyi yönettik.’ 

Valla katılmamak elde değil gerçekten de. Tüm takımların haberi dahi olmadan konulan Digitürk icadı Play – off, Türk Milli Takımını Play – off oynatan ve bundan sonra da hep oynamaya mahkûm edecek olan ‘Sınırsız yabancı hakkı’ derken bir de beyanat vermiş beyefendiler, hazır ortam tatsız tuzsuz haberler ile meşgul iken. Sorarlar adama ey Lütfü derler, madem sezon bu takımlarla başlayacaktı neden Ağustos ayında değil de 9 Eylül’de başladı, bak bu yüzden Perşembe derbi oynuyoruz diye veya derler ki ey Lütfü Beşiktaş Avrupa Ligi oynarken neden Fenerbahçe sadece Türkiye’de oynuyor diye veya derler ki ey Lütfü Ne oldu Süper Kupa Finali diye veya derler ki ey Lütfü Sen Basketbolcu değil miydin nerden Futbol Federasyonu Üyesi oldun diye?

Merak etmeyin kimse sormaz. Sormaz çünkü medya denilen güç, haberci denilen tipler, gazeteci denilen adamlar kimler herkes biliyor. Onlar soramaz, çünkü kapasite meselesi.

Gelelim her şeye rağmen derbiye derseniz, aslında çok da konuşulacak bir maç değil maalesef Perşembe derbisi. Hatta son yıllardaki, maç öncesi en heyecansız, en tatsız olan maç bile diyebilirim bütün bu yukarıdaki can acıtan sebepler nedeni ile, ancak yine de Digitürk çekimi olan İnönü’nün sağ arka tarafından verilen helikopter çekimi verilecek santra vuruşu ile iki takım taraftarları 90 dakikalığına da olsa bazı acıları unutmak istiyorlar. Bu acıları unutturmak ise sahaya çıkacak ve mücadele edecek olan futbolcuların görevi olacak.

İki takımı maç öncesi detaylıca inceleyelim bakalım. Geçen senenin ‘bazılarına’ göre ‘belki’ suçlusu ama kesinlikle ‘herkese göre’ günümüzün ‘mağduru’ olan Fenerbahçe Lugano, Santos, Niang ve Emenike’yi kaybettikten sonra, yeni sezona ‘kimsenin’ kesinlikle hiç beklemediği bir şekilde giriş yaptı. Oynanılan 7 resmi lig maçının ardından kazanılan 17 puan ile liderlik koltuğunda oturan sarı lacivertiler bu başarının altına imza atarken sahaya açıkçası hiçbir maçta ideal 11 ile de çıkamadılar. Geçen senenin kahramanlarından Volkan, Gökhan Gönül, Emre, Mehmet Topuz henüz form olarak geçen senenin çok gerisindeler ki buna son maçlarda Kaptan Alex’i de eklemek mümkün. Geçen seneki İnönü muharebesinde oynadığı futbol ile Beşiktaş’ın sağ kanadını çökerten ve 2 kez el değiştiren maçı, 90 dakikanın başında yakaladığı pozisyonları gole çevirse idi, maçın hemen başında bitirebilecek olan Dia, son Samsun maçında biraz da kendi ‘hızının’ kurbanı olup sakatlandı ve Beşiktaş maçında oynayamayacak.

Fenerbahçe’nin maç öncesi bu detaylar dâhilinde kuşkusuz en büyük avantajı 25 maçtır kaybetmemesi ve ek olarak son 12 deplasmanından da 3 puanla dönmüş olmasıdır, yani daha açık olarak ifade etmek gerekirse Fenerbahçe takımı formda olmayan kilit oyuncularına, kaybettiği yıldız oyuncularına karşın ‘kazanmayı bilen’ bir takım olarak öne çıkıyor.

İstanbul’un diğer yakasının Siyah Beyaz semt takımı Beşiktaşım ise maç öncesi durumu ile aynen ismindeki gibi siyah ve beyaz durumda maalesef. Sezon başından beri oynanan 7 resmi lig maçında alınan 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi ile toplanan 13 puan var. Ancak kaybedilen maçlarda sahada hiçbir varlık gösteremeyen takım, kazandığı maçlarda da gerçekten çok zorlandı. ( bkz. Ankaragücü, Mersin, Antalya, Bursa ) Oynadığı 7 maçı da kaybedebilecek bir görüntü sergilemesi takımımın en büyük eksisi olarak göze çarpıyor. Maç kazanmak için gerekli olan en önemli şartları maalesef oluşturulan ‘yıldız’ kadrosu ile 1,5 senedir başaramayan Beşiktaş bu maç öncesi de pek güven vermiyor.

Carvalhal’in Dinamo Kiev deplasmanı ile son Mersin deplasmanında sahaya sürdüğü Hilbert, Sivok, Ernst ile daha mücadeleci bir takım olan Beşiktaş, Fenerbahçe maçında da benzer bir kadro ile mücadele edecek mi acaba?

Maç öncesi yapılan Aykut Kocaman basın toplantısında da Aykut Hoca aynı soruları soruyordu aslında. Hangi Beşiktaş karşımıza çıkacak bilemiyorum. Yine hatırlarsanız Mersin deplasmanının ardından Nurullah Hoca da Beşiktaş’ın sahaya çıkan kadrosunun kendisini şaşırttığını, sezon başından beri Beşiktaş’ı hiç bu kadar dirençli görmediğini söylemiş ve bir nevi Carvalhal’in yapması gereken hakkında Portekiz hocaya göz kırpmıştı.

Peki, ne mi olur? Derbiler klişe tabir ile ‘sonucu tahmin edilemeyen maçlar’ olsa dahi bence maçın kırılma noktaları iki teknik adamın sahaya süreceği kadrolarda gizli olacak. Sezon başından beri gol atma yönünde ve kapalı savunmaları açma yönünde büyük sıkıntılar yaşayan Beşiktaş takımı karşısında eğer Aykut Hoca da kapanıp gol arama yönüne giderse maçın favorisi olur, ya da en kötü ihtimalle 1 puanı alır ve Kadıköy’e döner, ancak ilk golü atan taraf eğer Beşiktaş olursa işte o zaman kesinlikle avantajı eline alır ve açılacak rakibi karşısında çok daha rahat oynayacağı için ( bkz. Q7, Simao ) maçı herkesin tahmininin aksine çok da rahat bir skor ile kazanabilir. Carvalhal’in bunu yapabilmesi için ise kesinlikle ilk golü atması amacı ile sahaya duran topları en iyi kullanan adamı olan Fernandes’i sürmesi gerekir. Ayrıca öne geçilecek maçta top tutma ve saklama özellikleri ile de bu oyuncu takımı rahatlatıp, kanatlardan akacak diğer Portekizlilere de ince paslar atabilir.

 Kişisel görüşüm Karakartalın sahaya pozisyon hatası yapmaması için dua edilen Cenk, tek sağ bek Hilbert, Türk Sivok, İronman Egemen, siyah- beyaz İsmail, üstün Alman teknolojisi Ernst, gene siyah- beyaz ve Alex kelepçesi ile Necip, duran top Fernandes, artık oyna be adam diye bağırdığım Q7, artık oyna be adam diye gene bağırdığım Simao ve gol demek Mustafa Pektemek ile çıkması gerekir. İyileşen Almeida mutlaka 18 kişilik kadroya alınmalıdır.

Edu’ya ise Kemal Sunal amcamın en sevdiğim filmi olan Kibar Feyzo’dan alıntı yapayım. ‘Sen gelme ayıJ

Carvalhal okur mu acabaJ

Kalın Sağlıcakla,
26 Ekim 2011


 Ali İnanç İnal
























NAZDAROVYA!


Öncelikle 19 Ekim Çarşamba günü hain saldırıda hayatını kaybeden 24 kardeşime Allah’tan rahmet, yakınlarına, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve ulusuma başsağlığı, 18 yaralı kardeşime de acil şifalar diliyorum……

…….Geçen sene Avrupa’da Şubat ayını görebilen tek takım olan Beşiktaş aslında hepimizi bir nebze de olsun umutlandırmıştı. Hikâyesi ise, Bursalı dostlarımızın İstanbul ziyaretlerindeki geleneksel ‘Cumhuriyet’ meyhanesi buluşmasında oluşmuştu. Grup maçlarında oynanacak CSKA deplasmanı için organizasyon hazırlamaya çalışan erkeklere karşı kızlar ‘Gruptan çıkın hangi takım çıkarsa o deplasmana gidersiniz’ deyince olası Bulgaristan gezisi suya düşmüştü. O gün üzülen bünyeler, takım Şubat’ı görünce UEFA kura çekimine gözlerini çevirmiş, kuradan Dinamo Kiev çıkınca ise ‘Yakın deplasmanJ’ olması nedeni ile sevinmişlerdi.

‘Tam dişimize göre bir rakip’ tabirini bundan 30 sene önce yaratan ‘eğitimli’ medyamız raflarda eskimiş bu sözle manşete çıktıklarında yazarınız bir sonraki eşleşme olan City deplasmanı için pasaportunda bulunan 5 senelik İngiltere vizesine güveniyordu. Ukrayna ekibi karşısında futbol dersi alan Beşiktaş ise içeride dışarıda 4’lük oluyor, arada hafta sonu da Fenerden 4’lük olunca, 3 kere üst üste dörtlük olma hakkını dolduran ‘Sarı Bela’ Schuster ‘Go Home, Yankee’ eşliğinde evine dönüyor, asıl suçlu Demirören ise okeye dördüncü ( Del Bosque, Tigana, Schuster ) arıyordu.

‘Beşiktaşın çocuğu’ Tayfur Havutçu, ne olduğu hala bilinmeyen bir telefon konuşması nedeni ile Metris Futbol Takımına çağrılınca Demirören, Mendes kankasının okeyden arkadaşı olan Carvalhal’i dördüncü olarak buluveriyordu. Bunun için Mendes’in kendisine ‘ Valla bu Carvalhal okeyi iyi oynar, okeyi hep dışarı atar’ demesi yeterliydi zaten.

‘Aşk Tesadüfleri Sever’ filmindeki büyük tesadüflerde olduğu gibi aradan geçen koca bir yıla rağmen, iki birbirini çok seven takım gene Avrupa yollarında aynı gruba düşünce Fener de buna kayıtsız kalmayıp ‘Hani bana’ deyince geçen seneki fikstür gene karşımıza çıkıverdi.

Bütün bu geçmişten gelen olumsuzluklara ‘Kayseri’ hediyesi soğuk pastırma eklenip, bir de ‘flaş haber sever’ medyamız Beşiktaş’ta Portekiz – Alman savaşını başlatınca, maç öncesi Beşiktaş taraftarları arasında ‘İddaa’nın tek maç açıp Kiev’e verdiği 1.60’lık oran’ tek konuşulur konu haline gelivermişti.

Evde ‘Nazdarovya’ eşliğinde izlenmesi RTÜK tarafından tavsiye edilebilinecek maç için Bandırma’dan İstanbul’a gelen sadıç bana yoldaş olunca işkenceyi beraber izleme ve göğüsleme zevkine nail olduk. Zaten her maç cep telefonu üzerinden yaptığımız konuşmalar Turkcell olmasa bize ayda baya bir masraf getireceğinden, aradaki mesafenin daralması bizim de işimize gelmiş oldu.

Maç öncesinde ‘Neden Beşiktaş Başkanı olmaz ki’ dediğimiz Tuncay Özilhan Bey’in bence tek adı olan ‘Efes Pilsen’ini seyredip mest olurken, Ntvspor katkıları ile alt yazıdan verilen Beşiktaş maç kadrosunu görünce sadıç da ben de hatta kankam Özer de maç öncesi oluşan olumsuz havayı dağıtmış, başka bir gözle ve heyecanla santrayı beklemeye başlamıştık.

Sadıç Efes maçı varsa Efes içilir mantığı ile şişeyi getirince maç da başlamıştı zaten. Sahaya sürülen kadronun amacı ile maç öncesi yapılan basın toplantısında Carvalhal’in yaptığı açıklamalar ise bire bir örtüşüyordu. ‘Schuster’in başına gelenler aman bana olmasın’ mantığını yürüten Portekiz hoca yenilmeme adına sürdüğü kadronun acizliğini bizler gibi seyretmeye daldığında, Ukraynalılar 20 ila 45 arasında dalga dalga geliyorlar ancak tamamen beceriksiz son vuruşları ile bu pozisyonlarını harcıyorlardı.

Maçın başında, Beşiktaş üzerine master degree yapmış iki kişi olarak takımın golü takriben 75 ila 80 arasında yiyeceğini birbirimize ifade etmiştik. O kadar emindik ki teorimizden, o dakikalar geldiğinde artık orta sahayı bile unutan takımım için ‘Klasik Beşiktaş işte, demedim mi bak’ lafına hazırlanmış olmamdan, o katil dakikaların geçişini dahi atlamışım. 90+2’de tam sadıcıma ‘Misafirperverliğin için teşekkür ederim, darısı diğer maçlara’ diyecekken önce Ertem Şener bağırdı, ‘ahh’, ‘ohhh’ dedi, kısa boylu bir Ukraynalı topa vurdu, Allahtan top Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Bölümünü kazanan Cenk’in ( bknz. Gereksiz Ertem Şener muhabbetleri ) bakışları arasında üstten auta gitti. ‘Daha karpuz kesecektik’ diye gecenin kendi adına en talihsiz esprisini yapan sadıca karşılık vermeye hazırlanırken ise, Ertem Şener gene bağırdı bu sefer ne dedi biz de pek anlamadık ama deli danalar gibi sevinen Ukraynalıları görünce işi çaktık. 3 dakika uzatma veren hakeme inat Beşiktaşım ‘Karpuzu kesen’ Ukraynalılardan 90 artı 4’de yemişti golü.

Hiç üzülmedim desem yeridir. Acı ama gerçek sanırım, geçen seneki tarifenin bu sene de uygulanması ve artık Çarşı dâhil kalan Beşiktaşlıların da gözünün açılması için böyle skorlar lazım maalesef. Darısı Mersin’de Nobreye artık.

2009 yılı çifte kupalı, Şampiyon bir takım düşünün. Bir de aradan geçen 2 sezon ve 11 resmi maça bakın. Ben 90 dakika boyunca 1. bölge yani kendi sahası hariç sahanın hiçbir bölgesinde pas yapamayan, top tutamayan, ilerideki tüm oyuncuları durarak oynayan, hiç biri araya kaçmayan bir takımı 31 senelik Beşiktaşlılığımda görmedim, şahit olmadım. Allah aşkına orta sahada Ernst topu alıyor misal, pas atacağı tek seçenek var ileride ve bunu rakip defans da görüyor, yardımlaşma yok, pası atan adam tekrar ileriye gidip topu istemiyor. Bu takımın – takım denilirse tabii bunlara – 90 dakikayı bırakın 900 dakikada organize savunma yapan bir takıma gol atma şansı sıfır, tek şansı duran toplar veya kontra ataklar. Dersiniz ki top rakibe geçtiğinde iyi bir takımız, ama maalesef o da yok dostlar, hücum presle top kapıp rakip kaleye gidelim bari deseniz o da yok, top rakipteyken iyi kapanıyoruz pozisyon vermiyoruz deseniz o da yok! Takımda sağ bek yok, sol bek yok, sağ açık yok, sol açık yok, on numara yok, forvet yok, yok da yok, şimdi nasıl yapsın helvayı buradan Bakkal Amca?

O zaman soruyorum yüksek sesle, neyleyim ben seni Quaresma, Guti, Fernandes, Simao, Almeida, neyleyim sizi ben?

Maç sonrası Sivok’un açıklamalarını herkes dikkatlice dinlesin lütfen. Sorun nasıl mı çözülecek, önce teknik direktör gidecek, sonra ‘Yıldızlar topluluğu dağılacak’, sonra direnen, direnmeye devam edecek olan Demirören, dualarımla stadı bitirecek, Başbakan’ı davet edecek açılışa, yuhalamalar olacak, böylece o da gidecek sonunda. ( bknz. Adnan Polat )

Ne kadar benzer her şey değil mi Galatasaraylı dostlar, ‘Yıldızlar topluluğu olmaz’ arkadaşlar, arkadaşın babasının Kayseri maçında dediği gibi ‘ Sen ağa, ben ağa bu inekleri kim sağa’

En iyisi hep beraber Hadi ‘Nazdarovya’
Kalın Sağlıcakla,
21 Ekim 2011

Ali İnanç İnal

17 Ekim 2011 Pazartesi

HAYAT BİR KABARE DOSTUM


Pazar günü tüm moral bozukluğuma rağmen, sevdicek ve arkadaş grubumuz ile daha önceden rezerve edilmiş olan ve Muhsin Ertuğrul sahnesinde oynanan ‘Cabaret’ oyununa gittik. Daha geçen hafta şort ile dolaştığım İstanbul’da bu hafta montun bile yetersiz kaldığı, kasvetli bir havada elimizde şemsiye, midemizde Sütiş, damağımızda Starbucks yollara düştük.

Sanatseverlerin doldurduğu bir ortamda sanata ‘Tek bildiğim sanat dalı futboldur ya’ gözü ile bakan birisi olarak yerimi aldım ve tam 2 saat 50 dakika süren bir resital seyrettim. Oyunu okuyan herkese şiddetle tavsiye ederim.

Christopher Isherwood’un yazdığı kitaptan alınan müzikal oyunda Nazilerin yükselişe geçtiği 1931 Berlin’i resme edilirken, oyun ana karakterler olan Kit Kat Kulübünde şarkı söyleyen Sally Bowles ile Berlin’e kitap yazmaya gelen genç Amerikalı yazar Cliff Bradshaw’un aşkı çevresinde dönüyor. Oyunda yükselen bu tehlikeli gücü görüp bu güçten kaçmaya çalışan genç yazar, sevdiği kadını Amerika’ya dönmeye ikna edemeyince, aşkları da maalesef yarım kalıyor. Genç şarkıcı ise oyunun sonunda yazının başlığına ilham veren şarkısını seslendiriyor. ‘ Hayat bir kabare dostum’. Benim için oyunun en can alıcı anı ise yazarın gerçekleri göremeyen ya da görmek istemeyen sevgilisine söylediği ‘ Hiçbir şey yapmıyorsan kabul ediyorsundur.’ cümlesi oluyor.

Benzer bir oyun yine kasvetli ve soğuk bir İstanbul gecesinde İnönü stadında oynandı. O gün biriken işlerim nedeni ile ofise uğradım, ancak eve giderken içimde bir sıkıntı vardı. Maç havasına pek girememiştim, hatta belki de ilk kez Lig Tv maç yayınına başladığında ben Fox Tv’de NFL maçlarının özetlerine baktım. Bu konsantrasyon bozukluğumun sahada oynayacak olan futbolculara da yansıyacağını hiç düşünmemiştim. Ancak Lig Tv’ye geri geldiğimde gördüm ki, soğuk hava ve bozuk motivasyon tribünlere de yansımış, maça olan seyirci ilgisi maç Cumartesi olmasına rağmen daha önceki haftalara nazaran azalmıştı.

Guti’li, Quaresma’lı takım sahaya çıkarken kaptanlık pazubandı ise Toraman’da takılı idi. Bu bile takım içindeki ahenk bozukluğunu göstermeye yeterdi aslında, zaten sorun keşke sadece bu olsaydı ve maç hiç başlamasaydı.

Geçen seneki ilk 5 haftalık performansının aynısını puan olarak bu sene de gösteren Beşiktaş, geçen sene 10 gol atıp 4 gol yerken, bu sene 7 gol atıp 4 gol yemiş, Kayseri ise geçen senenin yakınından bile geçmemişti derken ilk dakikada geçen haftanın kahramanı Rüştü bu maçın da adamı olabileceğini gösterir bir kurtarış yapıyordu, ancak aynı Rüştü ilk yarının sonunda sakatlanarak sahayı terk etmek zorunda kaldı.

Toraman tutmakla yükümlü olduğu Faslı Amrabat her topu ayağına aldığında nerdeyse ufak bir Dünya turu yapıyor, Ekrem sol bekte sağ bekten farklı olarak kendi ekseninin etrafında bu sefer terse dönüyor, Sivoksuz Egemen iki kafa golü attı diye stoper oynatılan Sidnei’nin ağırlığından kaynaklanan açıkları kapatmaya çalışırken, bir taraftan da Simao ve Q7 ikilisine el kol hareketleri ile geri gelin diye bağırıyordu.

Fernandes, Guti geri geldi diye küsmüş belli, bu maçta geçen maçların aksine 15 metrekare yerine, 5 metrekarede oynuyor, Guti ‘ Tribün Q7’den önce beni çağırdı, karşılığını vereyim’ derken ayakta duramıyor, Q7 ‘Portekiz Milli Takım maçı öncesinde Danimarka’da Beşiktaş taraftarının sevgisi ile kıskandırdığı Ronaldo’ya kapak yapmasını’ düşünüyor, Simao ‘Maç bitse de gitsek’ diyor, Edu ise zaten sene başından beri ‘Ben ne futbolcuymuşum ya, adamlar hem beni aldı, hem de oynatıyorlar’ diye soruyordu.

Maçta tek çabalayanlar ise 38’lik Rüştü ile 34’lük Aurelio olunca, 5 haftadır ‘Pastırma’ uykusunda olan Kayseri Kaptan Amrabat sayesinde uyanarak 2 tane gol atıveriyordu.

Her daim ‘Protest’ yazarınız ilk golden sonra sessiz, sakin bu rezilliği seyrederken bir taraftan da Cliff’in hissettiği gibi ‘Haklı’ çıkmasının üzgünlüğünü yaşıyordu. Evet, haklı çıkanlar eğer ortada çok sevdikleri bir şey varsa sadece üzülürler, içleri acır, canları sıkılır. Yazarınız benzeri taraftarlarımızdan bazıları da bu haykırışa katılıp rakibi alkışlarken belki de ilk kez sözde ‘ Yıldızlar Topluluğu’ takımımızı hem bireysel olarak hem de takım olarak yuhaladılar.

Realist taraftarlar için bir sezon daha başlamadan sona erdi maalesef. Tek istediğim bu sezon artık uyanış sezonu olsun. Her taraftarımız sadece bir kez aynaya baksın lütfen. ‘Seba Gitsin, Ahmet Dursun’ diye bağıran, Serdar Başkanı küfürlerle uğurlayan taraftar, artık bu günlerin de hesabını soracak kişiyi bulsun. 8 sezonda 1 şampiyonluk, 4 Türkiye Kupası ile uyutulan, milyonlarca TL borca sürüklenen, Basketbol takımının adını bile kendi şirketi yapan çok ‘fedakâr’ başkanımızı artık bu görevden aldırsın. O zamanlarda yanlış bağıran tribünler artık bir kez de olsa doğru bağırsın. Bu paragraf Kayseri maşında bireysel ve kopuk yuhalamalara katılmayan her taraftara olsun.

2009 sezonunu çifte kupayla kapayan takımda bulunan Bobo, Nobre, Tello, Holosko, Delgado ve diğerlerine bu takım selam olsun. Q7 için Tello’yu, Simao için Holosko’yu, Edu için Nobre’yi, Almeida için Bobo’yu, Guti için Delgado’yu harcayan, Q7’yi istemeyen Denizli’yi hastalığa yakalandı yalanı ile gönderen, Del Bosque’ye 8 milyon Euro tazminat ödeyen ( aynısını yakında Ferrari’ye de ödeyecek ), İspanya ikinci liginde oynarken bir gecede önce A. Madrid’e ardından 3,1 milyon Euro’ya Beşiktaş’a getire getire Alves’i getiren, normal sezonu lider kapayan basketbolculara parasını ödemeyip takımı muhtemel şampiyonluktan eden, erkek voleybol takımı düşsün ki bayan voleybol takımına para ayıralım diyebilen, Stat yapacağım diye 4 yıldır Başbakan peşinde koşan bir Başkanı, Hakkılı, Şerefli, Sebalı takıma yakıştıran bir kişi kaldı ise o kişiyi ayakta alkışlarım.

…… Başlık şarkısı oyunun sonunda Sally tarafından hüzünle ve ağlayarak söylenir. Ülke elden gitmiş, Naziler tüm dünyayı tehlikeye sürükleyecek olan emellerini gerçekleştirirken, Sally eğlence içinde geçen yıllarına üzülerek, Cliff’i dinlemediğine pişman söyler son defa şarkısını. İş işten geçmiştir dostlar.

Bugün söylenen ‘ gücüne güç katmaya geldik’ rakiplerimiz tarafından, oyuncularımız ve durumumuz yüzünden alay konusu şeklinde zikir edilirken, iş işten geçmeden dostlar, harekete geçmek bugün her ‘Beşiktaşlıyım’ diyen kişinin tek görevidir.

Çünkü maalesef ‘Hayat bir kabare dostlar’.

Kalın Sağlıcakla,
17 Ekim 2011

14 Ekim 2011 Cuma

KAZANMA HIRSI


Kazanma Hırsı, orijinal adı ‘Any Given Sunday’ olan, yönetmenliğini ünlü ‘Vietnamcı’ Oliver Stone’un yaptığı, yapım yılı 1999 olan bir Amerikan filmidir. Film, büyük zaferlerin ancak ve ancak inançlı adımlarla kazanılabileceğini insanın kanına işlemekle beraber, motivasyon sağlamada liderin kullandığı sözcüklerin ve üslubun ne kadar önemli olduğunu da ayrıca göstermektedir. Bir futbol maçını hayatla özdeşleştiren ve kazanma hırsını tamamen bir pozitif inanç olarak ortaya koyan, başarının daima hatırlanacak ve onurla bahsedilecek bir olgu olduğunu belirten final konuşması ise hali hazırda bir çok motivasyon konulu derste, kursta gösterilmekte ve öğretilmektedir.
Spor temalı filmler dışında, liderlik özelliklerini gösteren savaş filmleri de meşhurdur. ‘En sevdiğim film’ listesinde her zaman bir numarada kalacak olan, ülkesinin özgürlüğü için etrafında topladığı insanlarla bir İmparatorluğa kafa tutan Wallace’ın hikâyesi, ‘Braveheart’, yine eşini, çocuğunu, ününü ve ordu komutanlığını kaybettikten sonra diğer gladyatörlerle birlikte Roma’ya kafa tutan Maximus ile ‘Gladyatör’, köleliğin karşısında duran Kurt Douglas versiyonu ile değil de rahmetli Andy Whitfield ile gündeme gelen ‘ Spartacus’, Perslere karşı çekilen, Yunan efsanesi olan ve kadınların sevgilisi Gerard Butler ile ‘ 300 Spartalı’, babasına nefret annesine âşık genç kralı oynayan Colin James Farrell ile ‘Büyük İskender’, her kitabı okuduğumda ya da her seyrettiğimde ‘Neden o kaleden tek başına çıkarsın be adam’ diye sorguladığım asil ve dürüst Kahramanı oynayan Eric Bana ile ‘Troy’ bu filmlerin başında gelir.
Futbolda ise liderler teknik direktör kılığı içinde karşımıza çıkarlar. Kimisi takım elbiseleri içinde sağa sola koşturur, kimisi özensiz eşofmanları ile sahadaki futbolcularına ‘Yanınızdayım’ mesajını verir, kimisi ise slim fit pantolon ve gömlek – süveter eşleşmeleri ile modern ve karizmatik olur. ( sonuncusu için bakınız Joachim Löw ) Kimisi ( tabii ki Yılmaz Vural ) koluna taktığı iki saat ile ‘Hakem bak seni kontrol ediyorum der’ kimisi ( Ah Tolunay Kafkas ah ) maç sonu klişe açıklamaları ile bıktırtır, kimisi ( İmparator Fatih ) ise saha kenarındaki el-kol-bacak-yüz ve bilimum organları ile gerçekleştirdiği mimikleri ile dikkat çeker, hatta kendisi yetmez bir de imitasyonları ( Hikmet Karaman ) çıkar.
Teknik direktörler arasındaki kalite farkını belirleyen, bir tanesini FM deyimleri ile ‘continental’, diğerini ise ‘obsecure’ yapan çizgi ise, içlerinde yatan liderlik özellikleri ile belirlenir. Kimisine göre bu özellik doğuştan kazanılır, kimisine göre ise ortam oluştuğunda insanın içinden çıkar, yani sonradan kazanılır. Bence doğru olan birincisidir, kişi lider olarak doğar ve bu özelliği hep içinde hisseder, dışarı çıkartıp çıkartamaması ise onun diğer özellikleri ile alakalıdır. PSV Stadyumunun çıkış tünelinde yazan çok sevdiğim bir dipnot vardır: Çalışmak yeteneği yener, ama yetenek çalışmazsa. Nasıl yetenek doğuştan kazanılan bir özellik ise liderlik de aynen öyledir.
Türkiye her alanda olduğu gibi futbolda da çok nadiren lider teknik adamlar çıkarmıştır. Bugün herkesin bu soruya cevabı iki kişi olacaktır. Bir tanesi masmavi gözleri ile Mustafa Denizli diğeri ise çakma kaşları ile Fatih Terim. İkisi arasındaki farkı güzel bir benzetme ile anlatacağım. Hatırlarsanız güzel bir görüntü idi, bir tarafta bir atlet, diğer tarafta da bir yarış otomobili duruyordu ve ışıklar söndüğünde bu iki rakip 100 metre yarışına başlamışlardı. İnsanoğlu çıkışla beraber öne geçse de yarışın sonunda otomobile yenilmişti.
İşte Denizli sahip olduğu liderlik özellikleri dışında, mükemmel bir psikolojiye, yönlendirmeye ancak en önemlisi de zekâya sahip olduğundan genelde oyuncuları onu anlamak için çaba sarf ederler, başlarda ‘Aman bu adam da kim, şuna bak’ dedikleri kişinin aslında dört dörtlük bir lider olduğunu kavradıklarında ise uzun maratonda başarıya koşarlar.
Benzer özellikleri olmayan Fatih Terim ise ‘İman gücü’ deneyimine sahip olan, inanılmaz bir gaz verme gücü olan bir İmparator olduğundan kısa anlarda inanılmaz başarılar kazanabilen birisidir. Kimse 4 yıl şampiyonluğu örnek olarak vermesin lütfen, o yılların nasıl kazanıldığını, futbolun küçük detaylarını bilen ve hatırlayanlar gayet iyi anlayacaklardır. Mor Menekşeler, AC Milan, 2. Galatasaray, Milli Takımla 2008 Avrupa Şampiyonası ise bahsettiğim özelliklerin bire bir yansımasıdır.
Çünkü lider olmak sadece takıma o meşhur gaz konuşmasını yapmak değildir. Lider olmak zor zamanlarda tüm sorumluluğu alabilmek, suçu başkasına atmamak, topluluk önünde doğru konuşmalar yapabilmek, bu konuşmayı yaparken kendi takımına ince mesajlar gönderebilmek, kaybettiğinde gülebilmek, kazandığında rakibi tebrik edebilmektir aslında. Tribündeki kişilerin size lakap takması, her seferinde size kurtarıcı olarak bakması emin olun sadece lider kişilerin azlığından ortaya çıkan bir durumdur, zaman gelir o kişiler sizi ilk unutan kişiler olurlar. Gerçek liderler ise sakinlikleri, toplumun tüm kesimleri tarafından sevilebilme özellikleri sayesinde asırlarca zihinlerde, kitaplarda yer alırlar.
Örneği için eminim tüm vefalı Galatasaraylılar da dâhil olmak üzere herkesin hatırlaması gereken tek sezon 2002 -2003 sezonudur. Müthiş başarıları ile İtalya’ya giden Terim’in yerine getirilen Lucescu, bir sezon öncesinde hem Süper Kupa’yı hem de Türkiye Ligi Şampiyonluğunu kazandığında bazıları çıkıp ‘ Terim’in mirasını yiyen eğitimsiz Romanyalı’ diyebilme cesaretini gösteriyorlardı. Bunların içinde maalesef Sarı – Kırmızılı yazarlar    (Hıncal Uluç) hatta yöneticiler ( Faruk Süren ve ekibi ) bile vardı. Sezon başında başarısız İtalya macerası ile evine dönen ve davul zurna ile karşılanan Terim 2. İmparatorluk sezonuna başlarken, Lucescu sessiz sedasız kovulduğu Şampiyon apoletli Galatasaray’dan ( hem de Victoria, Perez, Flerquin’li kadro ) Serdar Bilgili’nin muhteşem hamlesi ile Beşiktaş’a geçiyordu. Gladyatör filmi çekimleri esnasında hayatını kaybeden Oliver Reed’in canlandırdığı Proximo’nun Maximus’a dediği gibi ‘Önce seyirciyi kazanan’ Lucescu, ardından da zor zamanlarda sakinliğini koruyarak, adeta saldırdıkça zayıflayan rakibini sakince karşılayıp onu psikolojik olarak alt ederek, onun hata yapmasını bekleyerek, uzun yıllar kimselerce unutulmayacak bir ders vermişti ülkemize.
Bağırıp çağıran, etrafındaki insanlardan kendisini üstte gören, her şeyi ben yaparım diyen, çabuk öfkelenen, öfkesini görmeyen, suçu her zaman başkalarında arayan, Adanalı, Urfalı, Manisalı, Ankaralı, Kasımpaşalı fark etmez, liderliği sonradan kazanan hatta liderliği hediye edilen veya lider oldukları sanılan insanlar maalesef tarihte lider olarak kalamayacaklardır.
Gerçek liderler ise soğukkanlı, mütevazı, zekâ dolu, esprili, yönlendirici, eğitici, örnek gösterici, sorgulayıcı, araştırıcı, fedakâr kişilikleri ve özellikleri ile her zaman bir ışık gibi parlayacaklardır. Çünkü onlar doğuştan lider olarak doğmuşlardır ve maalesef çok nadir olarak tarihte yer alırlar.
O yüzden doğru liderlerin kıymetini bilmek üzere, 

Kalın Sağlıcakla,
Ali İnanç İnal

14 Ekim 2011