28 Aralık 2011 Çarşamba

ÇANTA


Başlığımızın Futbolla ne alakası var diyecek olan okuyucularımız için öncelikle
‘sabır en büyük erdemdir’ diyorum. Morgan Freeman’lı, Brad Pitt’li ve ince sarışın Gwyneth Paltrow’lu ‘Seven’ filminde filmin adında da olduğu gibi yedi ölümcül günah ‘superbia’ yani kibir, ‘avaritia’ yani açgözlülük, ‘luxuria’ yani herkesin anlayacağı gibi Lüküs Hayat’ şarkısında da olduğu gibi şehvet düşkünlüğü, ‘invidia’ yani kıskançlık, ‘gula’ yani oburluk, ‘ira’ yani öfke, kızgınlık ve ‘acedia’ yani tembellik olarak adlandırılırken; bu günahların karşısına erdemler yazılacak olsa ilk sıraya ben ‘sabır’ erdemini koyardım. Başlığımızı şimdi siz sayın okuyucunun genel kültürüne de ufak bir katkı yaparak izninizle futbola bağlayalımJ

Genç, ünlü Yönetmen yeni çekeceği filmi için hayal dünyası geniş, alımlı bir kadın oyuncu aramaktadır. Gazeteye verilen ilan sonucunda yüzlerce kişi o gün yapılacak olan mülakat için kapının dışında sıra olmuştur. Yönetmen ise tek tek görüştüğü adaylardan dolayı giderek daha sıkılmakta ve bu işin bir an önce son bulması için dua etmektedir. O sırada aday seçme odasına Emille adlı bir bayan gelir. Yönetmen alımlı genç bayan ile klasik görüşmesini yaparken, daha önceki sıkıntılarından da yola çıkarak değişik bir şey yapmaya karar verir ve aniden genç bayana arkasında duran çantasını alarak içini boşaltmasını ister. Genç kadın çantadan ilk olarak kırmızı bir elma çıkartır. ‘ Sabah evden çıkarken mahallede bulunan manav hediye etti, sanırım çok açıkgözlü olarak manavdaki meyvelere bakmışım der.’ Sırada genç bayanın makyaj malzemeleri vardır. Makyaja çok önem vermediğini anlattıktan sonra bir kitap çıkar çantadan. Emille bunun son okuduğu kitap olduğunu, henüz kitabın başında olduğunu anlatır ve kitaptaki erkek kahramanın dalavereliklerinden bahseder. Çantadan en son genç bayanın not defteri çıkar. Yönetmen okumasını isteyince, genç bayan duygusal dünyasını yansıtan kelimeleri dudaklarından tereddütsüz bir biçimde çıkarır. Yönetmen başka bir şey yok mu deyince kız çantayı karıştırır ve gizli bölmeden 2 adet fotoğraf çıkarır. Fotoğrafların birinde genç bir adam uyumaktadır. Genç bayan adamın sevgilisi olduğunu, fotoğraf çektirmeyi hiç sevmediğini, o yüzden sadece uyurken fotoğrafını çekebildiğini biraz da dudaklarını sıkarak, utanarak anlatır. İkinci fotoğrafta ise genç bir bayan vardır. Emille fotoğraftaki bayanın annesi olduğunu, annesinin gençlik fotoğrafını sakladığını, bu fotoğrafta annesinin şimdiki halinden daha umutlu ve mutlu olduğunu söyler. Yönetmen sessizce ayağa kalkar, genç bayanı uğurlar, kapıdan çıkarken de genç bayana dönerek, ‘ Emille, arkadaşlar seni arayacak, der.’ Açılan kapıdan dışarıdaki kalabalığı gören Yönetmenin yüzü iyice asılmıştır artık, hafiften ağrımakta olan başını sıvazlarken, kapıdan elinde kahve ile asistanı girer. Kahveyi görünce gülümseyen Yönetmen, aday odasında elinde kahvesi ile gezinirken, sandalyede durmakta olan çantaya ilişir gözleri. Kırmızı çanta az önce odadan ayrılan Emille’e aittir, hemen asistanına döner, ‘Çabuk, kapıdan az önce çıkan kızı yakalayın, çantası burada kalmış der.’ Asistan şaşkın bir şekilde Yönetmene bakar ve ‘Ama o çanta benim der.’ Yönetmen o anda kahvesini düşürür ve ok gibi kapıdan fırlar, aradığı kadın oyuncuyu bulmuştur.

Hikâyemizi ben ‘Satış – Pazarlama Yöntemleri’ adlı kitapta okumuş ve çok beğenmiştim, ancak yazının orijinalini üstat Can Dündar 2004 yılında bir gazete yazısında yayımlamıştır.

2003 yılında yani 100. yılda gelen Şampiyonluğun ardından, Beşiktaş takımı 2004 yılına bomba gibi bir giriş yapar. Ligde oynanan ilk 17 maçta 13 galibiyet 4 beraberlikten ve alınan rekor 43 puandan daha çok, oynanan futbol tüm taraftarı mest etmektedir. Daha cabası, takım Şampiyonlar liginde gruptaki son maçını kaybetse bile diğer maçtan gelecek skorla 2. tura çıkma şansına sahiptir. Yazar bu durumda iken kendi kariyeri için Amerika yollarına düşer. Arada gelir gider ülkesine, her geldiğinde evine gitmeden bile önce İnönü stadına uğrar, ancak bıraktığı takımdan iz kalmamıştır geride. Temelli dönmeye karar verdiğinde ise ülkesine, tarih yaprakları 2007 sonunu işaret etmektedir. 4 yıldır savrulan takım Ertuğrul Sağlam ile düzelme işaretleri vermektedir, ancak hala eksik olan yerler vardır, bu ortadadır. O eksiklik, bir Ukrayna deplasmanında sona erecektir. O zamanlar basit bir Ukrayna köy takımı denen Metalist Kharkiv, daha sonra Türk futbolseverleri tarafından iyi tanınacaktır, hele ki daha sonraları Trabzon forması giyecek olan Jaja 40 metreden bizim kaleyi vurunca ve maç sonrası elenen takımın teknik hocası ‘ Hayat devam ediyor’ deyince değişiklik kaçınılmaz hale gelmiştir.

2008 – 2009 sezonunun 7. haftası öncesinde hafta içi gelir Büyük Mustafa tuttuğu takımın başına. Kabul edilmeyecektir en başlarda taraftarlar tarafından, özellikle de ezeli rakiplerde kazanmış olduğu şampiyonluklar nedeni ile. İlginç bir taktik yaratır önceleri Mustafa, hele ki sezon ortasında 6. sırada kalan Beşiktaş eleştiri oklarının hedefi haline gelince, o bilindik yumruğunu vurur Mustafa, ‘ 26. haftada görüşeceğiz der.’ Beşiktaş o haftaya lider girecek ve sezon sonunda kimselerin beklemediği bir şekilde ligi 6 yıl sonra şampiyon olarak kapatacak, arada bir de ‘klasik Fenerbahçe galibiyeti’ ile ‘Güzel İzmir’de’ Türkiye Kupası’na da uzanacak ve çifte apoletle sezonu sonlandıracaktır. Büyük Mustafa, Türkiye Futbol Ligi rekor kitaplarına 3 büyük takımı da şampiyon yapan tek Hoca olarak geçecek ve Beşiktaş’ın başında çifte Şampiyonluk yaşayan tek Türk Hoca etiketini de alacaktır.

Büyük Mustafa, bunu nasıl mı yapacaktır? Beşiktaş takımı, sıkıcı geçen sezonların ardından, mavi gözlü bir dev aramaktadır. Hayal gücü geniş, inanan, inandıran bir lider gerekmektedir takıma. O sırada kapıdan içeri, mütevazı ama güçlü bir kişilik girer. Ona bir ‘çanta’ verirler, içi doludur çantanın, hem de içinde hiç bilmediği objeler vardır. Çantayı alır lider adam, içinden çıkardığı her objeyi baştan yaratır. Çek bir stoper çıkartır, ona sadece savunma değil, hücumda da gol aramayı öğretir, Gaziantep’ten gelen Toraman adlı stoperden sağ bek ve gerektiğinde ön libero yaratır, yılların istikrarı deli İbrahim’den bir kaptan çıkarır, Ekrem’e futbolu öğretir, orta sahasında Ernst ve Cisse’den harika bir ikili yaratır, Tello’dan gerektiğinde 10 numara çıkarır, yıllanmış şarap misali Şimşek gibi bir Yusuf yaratır, Arjantinli Delgado ile tango yapar, Bobo ve Holosko’dan da birer golcü yaratır. Sonra da o çantayı bırakır ve gider Büyük Mustafa.

Genç Emille ile Büyük Mustafa’nın yolları benzer bir hikâyede birleşir aslında. Hiç bilmedikleri bir dünyadan kaçmazlar, tam tersine müthiş ön görüleri ve hayal güçleri ile pes etmeden mücadele ederek, hakları ile kazanır her ikisi de.

Bugün Holosko’dan ‘cacık’ olmaz diye onu göndermeye çalışanlara küpe olsun Büyük Mustafa, onu nasıl kullanacağınızı sizlere birkaç sene önce aynı sahalarda gösteren mavi gözlü, doğuştan Beşiktaşlı, mütevazı, bu ülkede benzerlerinin ve kendisinin değeri zor anlaşılacak olan, zeki, anlayışlı, esprili, hoş görülü lider, yolun açık olsun.

İran’ın Persepolis takımı ile anlaşan Çeşmeli hocam, uzaklarda olsan da kalbimiz hep seninle olacak, başarılarının sonsuz olması dileklerimle,

Kalın Sağlıcakla,
27 Aralık 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder