Annem ilk sorduğunda ‘Sen nasıl böyle Beşiktaşlı oldun acaba’ diye, ben küçüktüm, babam ise sırıtıyordu.
Akdeniz kültürünün hâkim olduğu ülkelerde öne çıkan bir tarif kelimesidir ‘ passion’, manası ise tutkudur. İtalya, İspanya, Yunanistan, Fas, Türkiye gibi ülkelere gittiğinizde gözünüze hemen çarpar bu kelime.
Bu kelime ülkede yaşayan kadınlarda farklı erkeklerde nedense farklı bir etki yaratır maalesef. Bir şeye tutku ile bağlanmak, taparcasına sevmek. Bize muhlis olanı bu iki kelimede ortaya çıkıyor aslında, futbol ve politika. Bundan değil mi zaten takım tutar gibi parti tutmak lafları.
Ben de isterdim bu kelime keşke bizde çalışma ile bağlantılı olsa idi, Japonlar gibi olsaydık bırakın bizi Pazar günleri de çalışalım deseydik, ama biz Meksikalı kardeşler gibi yetmez hafta sonları gelsin siesta peşindeyiz.
Ben de bu ülkenin mensubu bir erkek olarak, seçimimi futboldan yana kullandığımda aslında bilinçsiz agulu bir çocuktum.70’lerin formaları gibi olan mini şortumla sokakta mahallenin diğer çocukları ile yuvarlak, vurduğunda havalanan plastik bir topun peşinden amaçsızca koşuyordum. Düşsem dizim yara olsa kızardım kendime neden düştüm diye, ağlamazdım ama asla. Ağladığım anlar sadece kaybettiğimiz zamanlar olurdu, hırsımdan gözlerim dolar, takım arkadaşlarıma döner, onlara hadi derdim, alalım bu maçı.
Sanırım böyle başladı her şey, fena oynamazdım hatta hiç fena oynamazdım, diğer takımı bilerek güçlü bırakır, kendi takımımı ise zayıftan seçerdim. Top dışarı çıktığında herkes kavga ederken, ben benden çıktı, top sizin demeyi iyi bilirdim, sonuna kadar mücadele ederdim, kaybedersem üzülürdüm, ama rakibimi hemen tebrik ederdim.
Babam Metin – Ali – Feyyaz derdi, ben de kim bu adamlar, koskoca adamı böyle mest ediyorlar, hâlbuki ben de gayet iyiyim derken, onları izledim ve ilk görüşte aşk başladı.
Babadan oğula geçen şeylerden hiç haz etmem ( bakınız tarih ) ama sanırım babanın bıraktığı en önemli miras takım. Zamanla bir bakıyorsunuz ki babadan aldığınız bu gücü büyütmüş hatta babanızı bile geçmişsiniz. Hele ki babanız yıllar sonra gazetede gördüğü bir haber ile size dönüp, ‘ Gaziantep’de daha fazla solcu topçu varmış, ben artık Antepliyim’ derse.
Metin – Ali – Feyyaz’a dönelim. İlk o zaman başladı 11 saymam. Yarış severlerin atların şecerelerini kendi şecerelerinden daha iyi bilmeleri gibi ben de mahalledeki takımıma Gökhan- Ulvi- Kadir- Recep- Rıza- Şifo Mehmet- Madida demeye başladığımda Madida dışında alınan olmamıştı aslında.
Metin Tekin dünyanın en iyi kalecisi Van Brukelen’e Eindhoven’de golü attığında Şevval yengemizin de gönlünü çalmıştı, bense evde Kâbe ziyaretimi yapmış, 10 tur atmıştım bile. Sergen marşlar eşliğinde ‘Doksana Sergen’ yaptığında Cine5 şifresini amuda kalkarak çözmeye çalıştığımdan dolayı sadece 7 tur atabilmiştim evde. İlk küfrümü Altınoluk denen sayfiyede langırt oynarken etmiş olmamın verdiği güvenle rakip dediğimiz kardeşlerimize de çok sevgi sözcükleri söylerdim. Bizim okulda bu yüzden Volkan’dan çok dayak yerdik, tabii kendisi o zamanlar 4 yıl üst üste şampiyon olmamış daha UEFA kupasını kazanmamıştı.
Ağladığım zamanlar da oldu, bir ilkbahar günü üniversitenin son yılında Ankara’da Ersun’lu iyi takım Gençler’i İlhan Babanın Reyna tarifeli kale arkası biletlerine rağmen yendiğimizde Bilgili Serdar yumruğunu kaldırıp tribünleri dolaştığında tutamadım kendimi, koy verdim gitti.
Hayatta aldığım en güzel derslerden biriydi o Lucescu dersi. Sakin ve mütevazı olmanın önce insan olmanın büyük olmaktan daha önemli olduğunu öğretti bana. Hasta Fenerli kuzenim Hain Revivo çığlıkları atarken, aynı anda Ercan Taner Sergen attı Şampiyonluk geldi diye bağırıyordu. Sonrası mı çekemeyen kardeşlerden iki kırmızı kart ve çekemeyen kardeş taraftarlar ile Kızılay meydanında gereksiz bir kapışma. Hâlbuki UEFA kupası geldiğinde belli etmeden sevinmiştim, hala Popescu vururken anılarda o penaltıya, dolar gözlerim saygıdan.
Yıllar geçti, bir Amerika maceram oldu, uzak kaldım aşkımdan, ben giderken 11 puan öndeydi takım, Şampiyonlar liginde 2. tura göz kırpıyordu, sonra ne mi oldu, malumunuz Başkan Yıldırım oldu, yıldırım gibi geldi ama yıldırım gibi gitmedi.
Uzun yıllar daha da bir uzun geçti bizim için, ta ki Denizli hocam güneş gibi doğana dek, o doğdu, Seba gitsin Ahmet kalsın diyenler Quaresma dedi, bir çağ daha başlamadan kapandı. Şimdi kimilerine göre Yeni Çağdayız, kimilerine göre Eskiçağ başladı bile, ama hala maç günü geldiğinde berbat İstanbul trafiğinde Köyiçi’ne gitmek, rakıyı rakı gibi içmek, balığı balık gibi yemek, eskiçağ, yeniçağ demeden hiç tanımadığın kardeşlerinle, kardeş olmak, Atatürk’ün yolundan yürümek, bize göre Mabede gelmek, yerini almak ve 132 desibel bağırmak, son zamanların moda reklamı sloganı gibi ‘Paha biçilemez’
Peki, neden mi Beşiktaş? Neden Fenerbahçe, neden Galatasaray, neden Trabzonspor, neden Real Madrid, neden Boca Juniors, neden Adıyamanspor, neden Juventus, neden Chelsea, bir saniye bu son takımın neden olduğunu ben de bilemiyorumJ
Cevabı basit aslında, neden eşiniz? Tek cevabı aşktır, aşk.
Kalın Sağlıcakla,
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder