Azerbaycan ‘Küçük kardeşimiz’ olarak anılan bir ülkedir. Şarkıları,
lehçeleri, Türkiye’ye olan sevgi, saygıları ve S.S.C.B’den ayrıldıktan sonra
elde ettikleri özgürlükle gelen petrol ve doğalgaz zenginlikleri ile önemli bir
ülke olmaya doğru emin adımlarla yürüyen ülke futbolda da ‘Alman disiplini’
Berti Vogts ile doğru adımlar atmaktadır. Bu adımların doğruluğunu 2012 Avrupa
Şampiyonası Eleme Gruplarında yaptığımız karşılaşmalardan da rahatlıkla
görebiliriz. 12 Ekim 2010 tarihinde deplasmanda 1- 0 kaybettiğimiz takımı tam 1
yıl sonra 11 Ekim 2011’de ‘Kader’ maçımızda aynı skorla yenmeyi başardık.
‘Başardık’ diyorum, çünkü bu bizim için çok büyük bir zafer
oldu. Maçtan sonra bir Dünya devi takımı yenmenin verdiği heyecanla sokaklara
dökülen taraftarlarımız gece boyu yapılan kutlamalarda ölçüyü biraz kaçırınca
maalesef İstanbul’da 1, Ankara’da ise 2 vatandaşımız yaralandı. Bu son olaylar
olmadı Allahtan ancak Türk Milli Takımı Hiddink’in tek icraatı olan ‘ Turkish
way’ ile eleme gruplarını ikinci sırada bitirerek play – off aşamasına kalmayı
başardı.
Eleme grubu kuraları çekildiğinde herkesin aklına gelen tek bir
sonuç vardı, Almanya grup lideri olacak, Türkiye ikinciliği alacak, Belçika ve
Avusturya yakınlarda olacak, Azeriler ile Kazaklar da averaj takımı olacaklar,
herkesten bolca gol yiyip, mükemmel bir misafirperverlik göstereceklerdi.
Sonuçta 3 Eylül 2010’da başlayan grup maçları 11 Ekim 2011’de bittiğinde grup
tahmin ettiğimiz gibi sona erdi. Ancak bugün medya takibi yapan her vatandaşımız
büyük bir başarısızlığa uğradığımızı düşünüyor. Bunun sebebi de herhalde
Almanya’nın 10’luk yapıp 30 puan alması, bizim 17 puan yapıp ikinciliği son
maçta almamız, Almanya ile oynanan iki maçta da 3 gollük olmamızdır.
Peki ya ne olacaktı?
Almanya ve İspanya eleme gruplarındaki tüm maçlarını
kazandılar. Hollanda ise son maçını deplasmanda İsveç’e kaybettiğinden bu
şerefe nail olamadı. Biz ise 3 mağlubiyet, 2 yenilgi, 5 de galibiyet aldık. Bu
yukarıda sayılan üç ülke de Avrupa da yıllardır üst sıralarda yer alan, mantalitesi
olan ülkeler, yaratıcı oyuncuları ile pasa dayalı futbol oynayan, fizik
kuvvetleri yüksek takımlar. İngiltere yıllardır uzun top, ceza sahasına bol
orta, sert futbol mantalitesi olan bir takım. İtalya ve son yılların favori takımı
Yunanistan ise savunmaya dayalı futbol oynayan, duran toplar ve kontralar ile
gol arayan ekipler. Portekiz ise Brezilya’nın takım olamayan bir kopyası adeta.
Peki Türkiye ne?
Savunmamız iyi değil, duran toplarda iyi değiliz, fizik
kuvvetimiz de iyi değil, 3. bölge haricinde pas yapıyoruz sadece, ama bizde de ‘iman
gücü’ var sonuçta.
Yıllardır hiçbir mantalitesi olmayan bir futbol ülkesi
olarak Fatih’in Aslanları, Denizli mucizesi, Şenol Güneş’in Dünya Kupası kura
şansı haricinde hiçbir başarısı da olmayan bir ülkeyiz. Her eleme grubunda
kuralar çekildiğinde hep ‘İkinci’ oluyoruz, sonuçta da bazen ikinci oluyoruz
ama sevinmiyoruz, bazen de üçüncü olup, elenip, teknik direktörü kovuyoruz.
Kendi oyuncularımızı yuhalıyor, yıllar önce Aydın’dan 6 yedi
diye kovduğumuz, futbol fakiri dediğimiz Hiddink gibi kariyerli bir insanı sırf
Almanya’dan 3 yedi diye eleştiriyor, sahamızda eleyemediğimiz takımı soyunma
odasında dövüyor, penaltıyı kaçıran İngilizlere Alpaylanıyoruz.
6 yabancımız olmalı, Avrupa takımları ile baş edemiyoruz,
bakın Chelsea’ye diyen Azize, yetmez 6+2 deyince hemen kabul ediyoruz,
Azize’nin ‘kötü imitasyonu’ Demirören 6+2+2 deyince ‘Bravo’ diyoruz, yeni
‘Aydınlarımız’ yabancı hakkı serbest kalsın deyince sorgulamadan ayakta alkışlıyoruz,
Galatasaray kulübünün UEFA Kupası macerasını kimlerle nasıl kazandığını ise çok
çabuk unutuyoruz.
‘Turkish way’ benim son zamanlarda en çok sevdiğim kelime.
Başlık neden Azerilerle ilgili derseniz ise, size sadece 2 Eylül 2011 gününü
hatırlatmak isterim. Çok değil 1 ay önce Arda 90+2’de Kazak ağlarını müthiş
teknik frikiği ile delerken ( hani adama çarpıp da gol olan frikik) Belçika
Azeri deplasmanında tonlarca gol kaçırıyor ve son dakikalarda gelen Küçük
Kardeş golü, bugün bizi grup ikincisi yapıyordu. Azeri kardeşlerimize ve
Türkiye’de Alman Milli Takımını seçti diye ıslıklanan ancak son maçta Belçika
ağlarını sarsarak bize İkincilik yolunu açan Mesut kardeşimize de bu vesile ile
teşekkürü bir borç bilirim. Aferin sana Mesut, doğru takımı seçtin.
Son olarak da aynaya baktığımızda hep görmemiz gereken dip
notu da verelim. Futbolda mantalite zorunludur. Her ülkenin bir futbol anlayışı
olmalıdır. Bu anlayış zaten o ülkenin değerlerini, görüşünü sahaya yansıtmaktadır.
Japonlar çalışkan kişiliklerini sahaya da o şekilde yansıtırlar, çok koşarlar,
İtalyanlar üstten bakan, ukala tavırlarını sahaya da yansıtırlar, Almanlar ‘
Disiplin’ kelimesi ile doğduklarından sahada da bu şekilde oynarlar,
Brezilyalılar ‘Artist’ olduklarından sahada da güzel oynarlar ancak
vurdumduymaz olduklarından pes edebilirler, İspanyollar şiir gibi oynarlar,
Fransızlar ‘devşirmece’ oynarlar. Bizler ise tembel, eğitimsiz kişilik
değerlerimizi değiştirmedikçe bu ülke futbolu da hep İkinciliklere mahkûm
olacaktır.
Son lafım da Oğuz Çetin’e. Futbolculuk kariyeri yüksek olan
Oğuz Çetin, antrenörlük kariyerinde tek takımı 6 ay çalıştırarak Milli Takıma
yükselir. Teknik direktörler değişse de ‘o’
hep orada kalır, durur, kıpırdamaz. Peki, bu takımı kim seçer, kim
antrenman yaptırır, bu şahıs kaç para alır, deneyimi nedir? Sorular uzar
gider…….
Madem herkes Teknik direktör bu ülkede, Hiddink’in ilk
geldiği zaman yapacağını söylediği operasyonu ben yapayım bari. Bu belki bizi
Şampiyonaya götürmez, ancak ileride oluşacak takımın iskeletini kurmamızı
sağlamaya yetecektir.
Onur Kıvrak
Gökhan Gönül
Ömer Toprak
Serdar Aziz
İsmail Köybaşı
Necip Uysal
Nuri Şahin
Emre Belözoğlu – Mehmet Ekici
Burak Yılmaz
Arda Turan
Umut Bulut
Kalın Sağlıcakla,
12 Ekim 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder