14 Ekim 2011 Cuma

KAZANMA HIRSI


Kazanma Hırsı, orijinal adı ‘Any Given Sunday’ olan, yönetmenliğini ünlü ‘Vietnamcı’ Oliver Stone’un yaptığı, yapım yılı 1999 olan bir Amerikan filmidir. Film, büyük zaferlerin ancak ve ancak inançlı adımlarla kazanılabileceğini insanın kanına işlemekle beraber, motivasyon sağlamada liderin kullandığı sözcüklerin ve üslubun ne kadar önemli olduğunu da ayrıca göstermektedir. Bir futbol maçını hayatla özdeşleştiren ve kazanma hırsını tamamen bir pozitif inanç olarak ortaya koyan, başarının daima hatırlanacak ve onurla bahsedilecek bir olgu olduğunu belirten final konuşması ise hali hazırda bir çok motivasyon konulu derste, kursta gösterilmekte ve öğretilmektedir.
Spor temalı filmler dışında, liderlik özelliklerini gösteren savaş filmleri de meşhurdur. ‘En sevdiğim film’ listesinde her zaman bir numarada kalacak olan, ülkesinin özgürlüğü için etrafında topladığı insanlarla bir İmparatorluğa kafa tutan Wallace’ın hikâyesi, ‘Braveheart’, yine eşini, çocuğunu, ününü ve ordu komutanlığını kaybettikten sonra diğer gladyatörlerle birlikte Roma’ya kafa tutan Maximus ile ‘Gladyatör’, köleliğin karşısında duran Kurt Douglas versiyonu ile değil de rahmetli Andy Whitfield ile gündeme gelen ‘ Spartacus’, Perslere karşı çekilen, Yunan efsanesi olan ve kadınların sevgilisi Gerard Butler ile ‘ 300 Spartalı’, babasına nefret annesine âşık genç kralı oynayan Colin James Farrell ile ‘Büyük İskender’, her kitabı okuduğumda ya da her seyrettiğimde ‘Neden o kaleden tek başına çıkarsın be adam’ diye sorguladığım asil ve dürüst Kahramanı oynayan Eric Bana ile ‘Troy’ bu filmlerin başında gelir.
Futbolda ise liderler teknik direktör kılığı içinde karşımıza çıkarlar. Kimisi takım elbiseleri içinde sağa sola koşturur, kimisi özensiz eşofmanları ile sahadaki futbolcularına ‘Yanınızdayım’ mesajını verir, kimisi ise slim fit pantolon ve gömlek – süveter eşleşmeleri ile modern ve karizmatik olur. ( sonuncusu için bakınız Joachim Löw ) Kimisi ( tabii ki Yılmaz Vural ) koluna taktığı iki saat ile ‘Hakem bak seni kontrol ediyorum der’ kimisi ( Ah Tolunay Kafkas ah ) maç sonu klişe açıklamaları ile bıktırtır, kimisi ( İmparator Fatih ) ise saha kenarındaki el-kol-bacak-yüz ve bilimum organları ile gerçekleştirdiği mimikleri ile dikkat çeker, hatta kendisi yetmez bir de imitasyonları ( Hikmet Karaman ) çıkar.
Teknik direktörler arasındaki kalite farkını belirleyen, bir tanesini FM deyimleri ile ‘continental’, diğerini ise ‘obsecure’ yapan çizgi ise, içlerinde yatan liderlik özellikleri ile belirlenir. Kimisine göre bu özellik doğuştan kazanılır, kimisine göre ise ortam oluştuğunda insanın içinden çıkar, yani sonradan kazanılır. Bence doğru olan birincisidir, kişi lider olarak doğar ve bu özelliği hep içinde hisseder, dışarı çıkartıp çıkartamaması ise onun diğer özellikleri ile alakalıdır. PSV Stadyumunun çıkış tünelinde yazan çok sevdiğim bir dipnot vardır: Çalışmak yeteneği yener, ama yetenek çalışmazsa. Nasıl yetenek doğuştan kazanılan bir özellik ise liderlik de aynen öyledir.
Türkiye her alanda olduğu gibi futbolda da çok nadiren lider teknik adamlar çıkarmıştır. Bugün herkesin bu soruya cevabı iki kişi olacaktır. Bir tanesi masmavi gözleri ile Mustafa Denizli diğeri ise çakma kaşları ile Fatih Terim. İkisi arasındaki farkı güzel bir benzetme ile anlatacağım. Hatırlarsanız güzel bir görüntü idi, bir tarafta bir atlet, diğer tarafta da bir yarış otomobili duruyordu ve ışıklar söndüğünde bu iki rakip 100 metre yarışına başlamışlardı. İnsanoğlu çıkışla beraber öne geçse de yarışın sonunda otomobile yenilmişti.
İşte Denizli sahip olduğu liderlik özellikleri dışında, mükemmel bir psikolojiye, yönlendirmeye ancak en önemlisi de zekâya sahip olduğundan genelde oyuncuları onu anlamak için çaba sarf ederler, başlarda ‘Aman bu adam da kim, şuna bak’ dedikleri kişinin aslında dört dörtlük bir lider olduğunu kavradıklarında ise uzun maratonda başarıya koşarlar.
Benzer özellikleri olmayan Fatih Terim ise ‘İman gücü’ deneyimine sahip olan, inanılmaz bir gaz verme gücü olan bir İmparator olduğundan kısa anlarda inanılmaz başarılar kazanabilen birisidir. Kimse 4 yıl şampiyonluğu örnek olarak vermesin lütfen, o yılların nasıl kazanıldığını, futbolun küçük detaylarını bilen ve hatırlayanlar gayet iyi anlayacaklardır. Mor Menekşeler, AC Milan, 2. Galatasaray, Milli Takımla 2008 Avrupa Şampiyonası ise bahsettiğim özelliklerin bire bir yansımasıdır.
Çünkü lider olmak sadece takıma o meşhur gaz konuşmasını yapmak değildir. Lider olmak zor zamanlarda tüm sorumluluğu alabilmek, suçu başkasına atmamak, topluluk önünde doğru konuşmalar yapabilmek, bu konuşmayı yaparken kendi takımına ince mesajlar gönderebilmek, kaybettiğinde gülebilmek, kazandığında rakibi tebrik edebilmektir aslında. Tribündeki kişilerin size lakap takması, her seferinde size kurtarıcı olarak bakması emin olun sadece lider kişilerin azlığından ortaya çıkan bir durumdur, zaman gelir o kişiler sizi ilk unutan kişiler olurlar. Gerçek liderler ise sakinlikleri, toplumun tüm kesimleri tarafından sevilebilme özellikleri sayesinde asırlarca zihinlerde, kitaplarda yer alırlar.
Örneği için eminim tüm vefalı Galatasaraylılar da dâhil olmak üzere herkesin hatırlaması gereken tek sezon 2002 -2003 sezonudur. Müthiş başarıları ile İtalya’ya giden Terim’in yerine getirilen Lucescu, bir sezon öncesinde hem Süper Kupa’yı hem de Türkiye Ligi Şampiyonluğunu kazandığında bazıları çıkıp ‘ Terim’in mirasını yiyen eğitimsiz Romanyalı’ diyebilme cesaretini gösteriyorlardı. Bunların içinde maalesef Sarı – Kırmızılı yazarlar    (Hıncal Uluç) hatta yöneticiler ( Faruk Süren ve ekibi ) bile vardı. Sezon başında başarısız İtalya macerası ile evine dönen ve davul zurna ile karşılanan Terim 2. İmparatorluk sezonuna başlarken, Lucescu sessiz sedasız kovulduğu Şampiyon apoletli Galatasaray’dan ( hem de Victoria, Perez, Flerquin’li kadro ) Serdar Bilgili’nin muhteşem hamlesi ile Beşiktaş’a geçiyordu. Gladyatör filmi çekimleri esnasında hayatını kaybeden Oliver Reed’in canlandırdığı Proximo’nun Maximus’a dediği gibi ‘Önce seyirciyi kazanan’ Lucescu, ardından da zor zamanlarda sakinliğini koruyarak, adeta saldırdıkça zayıflayan rakibini sakince karşılayıp onu psikolojik olarak alt ederek, onun hata yapmasını bekleyerek, uzun yıllar kimselerce unutulmayacak bir ders vermişti ülkemize.
Bağırıp çağıran, etrafındaki insanlardan kendisini üstte gören, her şeyi ben yaparım diyen, çabuk öfkelenen, öfkesini görmeyen, suçu her zaman başkalarında arayan, Adanalı, Urfalı, Manisalı, Ankaralı, Kasımpaşalı fark etmez, liderliği sonradan kazanan hatta liderliği hediye edilen veya lider oldukları sanılan insanlar maalesef tarihte lider olarak kalamayacaklardır.
Gerçek liderler ise soğukkanlı, mütevazı, zekâ dolu, esprili, yönlendirici, eğitici, örnek gösterici, sorgulayıcı, araştırıcı, fedakâr kişilikleri ve özellikleri ile her zaman bir ışık gibi parlayacaklardır. Çünkü onlar doğuştan lider olarak doğmuşlardır ve maalesef çok nadir olarak tarihte yer alırlar.
O yüzden doğru liderlerin kıymetini bilmek üzere, 

Kalın Sağlıcakla,
Ali İnanç İnal

14 Ekim 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder