Kazanma Hırsı, orijinal adı ‘Any Given Sunday’ olan, yönetmenliğini ünlü
‘Vietnamcı’ Oliver Stone’un yaptığı, yapım yılı 1999 olan bir Amerikan
filmidir. Film, büyük zaferlerin ancak ve ancak inançlı adımlarla
kazanılabileceğini insanın kanına işlemekle beraber, motivasyon sağlamada liderin
kullandığı sözcüklerin ve üslubun ne kadar önemli olduğunu da ayrıca
göstermektedir. Bir futbol maçını hayatla özdeşleştiren ve kazanma hırsını
tamamen bir pozitif inanç olarak ortaya koyan, başarının daima hatırlanacak ve
onurla bahsedilecek bir olgu olduğunu belirten final konuşması ise hali hazırda
bir çok motivasyon konulu derste, kursta gösterilmekte ve öğretilmektedir.
Spor temalı filmler dışında, liderlik özelliklerini gösteren savaş filmleri
de meşhurdur. ‘En sevdiğim film’ listesinde her zaman bir numarada kalacak
olan, ülkesinin özgürlüğü için etrafında topladığı insanlarla bir İmparatorluğa
kafa tutan Wallace’ın hikâyesi, ‘Braveheart’, yine eşini, çocuğunu, ününü ve
ordu komutanlığını kaybettikten sonra diğer gladyatörlerle birlikte Roma’ya
kafa tutan Maximus ile ‘Gladyatör’, köleliğin karşısında duran Kurt Douglas
versiyonu ile değil de rahmetli Andy Whitfield ile gündeme gelen ‘ Spartacus’, Perslere
karşı çekilen, Yunan efsanesi olan ve kadınların sevgilisi Gerard Butler ile ‘
300 Spartalı’, babasına nefret annesine âşık genç kralı oynayan Colin James
Farrell ile ‘Büyük İskender’, her kitabı okuduğumda ya da her seyrettiğimde
‘Neden o kaleden tek başına çıkarsın be adam’ diye sorguladığım asil ve dürüst
Kahramanı oynayan Eric Bana ile ‘Troy’ bu filmlerin başında gelir.
Futbolda ise liderler teknik direktör kılığı içinde karşımıza çıkarlar.
Kimisi takım elbiseleri içinde sağa sola koşturur, kimisi özensiz eşofmanları
ile sahadaki futbolcularına ‘Yanınızdayım’ mesajını verir, kimisi ise slim fit
pantolon ve gömlek – süveter eşleşmeleri ile modern ve karizmatik olur. (
sonuncusu için bakınız Joachim Löw ) Kimisi ( tabii ki Yılmaz Vural ) koluna
taktığı iki saat ile ‘Hakem bak seni kontrol ediyorum der’ kimisi ( Ah Tolunay
Kafkas ah ) maç sonu klişe açıklamaları ile bıktırtır, kimisi ( İmparator Fatih
) ise saha kenarındaki el-kol-bacak-yüz ve bilimum organları ile gerçekleştirdiği
mimikleri ile dikkat çeker, hatta kendisi yetmez bir de imitasyonları ( Hikmet
Karaman ) çıkar.
Teknik direktörler arasındaki kalite farkını belirleyen, bir tanesini FM
deyimleri ile ‘continental’, diğerini ise ‘obsecure’ yapan çizgi ise, içlerinde
yatan liderlik özellikleri ile belirlenir. Kimisine göre bu özellik doğuştan
kazanılır, kimisine göre ise ortam oluştuğunda insanın içinden çıkar, yani
sonradan kazanılır. Bence doğru olan birincisidir, kişi lider olarak doğar ve
bu özelliği hep içinde hisseder, dışarı çıkartıp çıkartamaması ise onun diğer
özellikleri ile alakalıdır. PSV Stadyumunun çıkış tünelinde yazan çok sevdiğim
bir dipnot vardır: Çalışmak yeteneği yener, ama yetenek çalışmazsa. Nasıl
yetenek doğuştan kazanılan bir özellik ise liderlik de aynen öyledir.
Türkiye her alanda olduğu gibi futbolda da çok nadiren lider teknik adamlar
çıkarmıştır. Bugün herkesin bu soruya cevabı iki kişi olacaktır. Bir tanesi
masmavi gözleri ile Mustafa Denizli diğeri ise çakma kaşları ile Fatih Terim.
İkisi arasındaki farkı güzel bir benzetme ile anlatacağım. Hatırlarsanız güzel
bir görüntü idi, bir tarafta bir atlet, diğer tarafta da bir yarış otomobili
duruyordu ve ışıklar söndüğünde bu iki rakip 100 metre yarışına
başlamışlardı. İnsanoğlu çıkışla beraber öne geçse de yarışın sonunda otomobile
yenilmişti.
İşte Denizli sahip olduğu liderlik özellikleri dışında, mükemmel bir
psikolojiye, yönlendirmeye ancak en önemlisi de zekâya sahip olduğundan genelde
oyuncuları onu anlamak için çaba sarf ederler, başlarda ‘Aman bu adam da kim,
şuna bak’ dedikleri kişinin aslında dört dörtlük bir lider olduğunu
kavradıklarında ise uzun maratonda başarıya koşarlar.
Benzer özellikleri olmayan Fatih Terim ise ‘İman gücü’ deneyimine sahip
olan, inanılmaz bir gaz verme gücü olan bir İmparator olduğundan kısa anlarda
inanılmaz başarılar kazanabilen birisidir. Kimse 4 yıl şampiyonluğu örnek
olarak vermesin lütfen, o yılların nasıl kazanıldığını, futbolun küçük
detaylarını bilen ve hatırlayanlar gayet iyi anlayacaklardır. Mor Menekşeler,
AC Milan, 2. Galatasaray, Milli Takımla 2008 Avrupa Şampiyonası ise bahsettiğim
özelliklerin bire bir yansımasıdır.
Çünkü lider olmak sadece takıma o meşhur gaz konuşmasını yapmak değildir.
Lider olmak zor zamanlarda tüm sorumluluğu alabilmek, suçu başkasına atmamak,
topluluk önünde doğru konuşmalar yapabilmek, bu konuşmayı yaparken kendi
takımına ince mesajlar gönderebilmek, kaybettiğinde gülebilmek, kazandığında
rakibi tebrik edebilmektir aslında. Tribündeki kişilerin size lakap takması,
her seferinde size kurtarıcı olarak bakması emin olun sadece lider kişilerin
azlığından ortaya çıkan bir durumdur, zaman gelir o kişiler sizi ilk unutan
kişiler olurlar. Gerçek liderler ise sakinlikleri, toplumun tüm kesimleri
tarafından sevilebilme özellikleri sayesinde asırlarca zihinlerde, kitaplarda
yer alırlar.
Örneği için eminim tüm vefalı Galatasaraylılar da dâhil olmak üzere herkesin
hatırlaması gereken tek sezon 2002 -2003 sezonudur. Müthiş başarıları ile
İtalya’ya giden Terim’in yerine getirilen Lucescu, bir sezon öncesinde hem
Süper Kupa’yı hem de Türkiye Ligi Şampiyonluğunu kazandığında bazıları çıkıp ‘
Terim’in mirasını yiyen eğitimsiz Romanyalı’ diyebilme cesaretini
gösteriyorlardı. Bunların içinde maalesef Sarı – Kırmızılı yazarlar (Hıncal Uluç) hatta yöneticiler ( Faruk
Süren ve ekibi ) bile vardı. Sezon başında başarısız İtalya macerası ile evine
dönen ve davul zurna ile karşılanan Terim 2. İmparatorluk sezonuna başlarken,
Lucescu sessiz sedasız kovulduğu Şampiyon apoletli Galatasaray’dan ( hem de
Victoria, Perez, Flerquin’li kadro ) Serdar Bilgili’nin muhteşem hamlesi ile
Beşiktaş’a geçiyordu. Gladyatör filmi çekimleri esnasında hayatını kaybeden
Oliver Reed’in canlandırdığı Proximo’nun Maximus’a dediği gibi ‘Önce seyirciyi
kazanan’ Lucescu, ardından da zor zamanlarda sakinliğini koruyarak, adeta saldırdıkça
zayıflayan rakibini sakince karşılayıp onu psikolojik olarak alt ederek, onun
hata yapmasını bekleyerek, uzun yıllar kimselerce unutulmayacak bir ders
vermişti ülkemize.
Bağırıp çağıran, etrafındaki insanlardan kendisini üstte gören, her şeyi ben
yaparım diyen, çabuk öfkelenen, öfkesini görmeyen, suçu her zaman başkalarında
arayan, Adanalı, Urfalı, Manisalı, Ankaralı, Kasımpaşalı fark etmez, liderliği
sonradan kazanan hatta liderliği hediye edilen veya lider oldukları sanılan
insanlar maalesef tarihte lider olarak kalamayacaklardır.
Gerçek liderler ise soğukkanlı, mütevazı, zekâ dolu, esprili, yönlendirici,
eğitici, örnek gösterici, sorgulayıcı, araştırıcı, fedakâr kişilikleri ve
özellikleri ile her zaman bir ışık gibi parlayacaklardır. Çünkü onlar doğuştan
lider olarak doğmuşlardır ve maalesef çok nadir olarak tarihte yer alırlar.
O yüzden doğru liderlerin kıymetini bilmek üzere,
Kalın Sağlıcakla,
Ali İnanç İnal
14 Ekim 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder