26 Ekim 2011 Çarşamba

BİR TUHAF DERBİ PART I


  
Nazdarovya yazımıza içimi çok acıtan şehit haberleri ile başlamıştık. Bu yazımıza da maalesef Van’da meydana gelen afet ile başlamak bana müthiş bir üzüntü veriyor. Deprem felaketinde hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, yakınlarına sabır, tüm yaralı vatandaşlarımıza ise acil şifalar diliyorum can-ı gönülden.

Gerçekten de 31 yıllık hayatımda geçirdiğim en berbat hafta sanırım ki geçen hafta idi. Her elzem haberi ‘balık hafızası’ ile anında unutan milletim, umuyorum ve diliyorum ki ülkemizin önündeki en büyük iki tehlike ile yeteri kadar harp etmiş ve ders almıştır. Diliyorum ki artık deprem ve terör belası ile kaybolan hayatlar son bulur, sadece ekonomi, eğitim, trafik, vergi eşitsizliği ve gelir dağılımı eşitsizliği gibi ‘minör’ dertler başımızda kalır.

Gelelim futbola. Kuşkusuz futbol, geçen hafta ayrıcalıksız her sahada, her mücadelede verdiği görüntü ile herkesin duygularına adeta tercüman oldu. TV ekranlarına yansıyan görüntülerden özellikle müthiş ’61. dakika’ şovu ile Trabzonspor ve maç öncesi görüntüleri ile Kadıköy bizleri ekran başında fazlası ile duygulandırdı. Her şehidimiz için tribünlerden ‘ Burada ‘ diye haykırırken gözleri dolan taraftarlar, ekran başındaki milyonları da gözlerden boşalan gururlu ama çok üzgün yaşlara mahkûm etti.

Bütün bu üzüntü içinde gün geldi çattı ve sezonun ilk derbisine geldi acımasız zaman. Zaten sezon başında, 3 Temmuz tarihinde başlayan ve hala devam eden ‘muamma’ nedeni ile darbe diyen futbolumuz, bir de hafta içi maçları ile iyice tatsız bir hal almış iken ilk derbimizde bize ‘Perşembeyi’ işaret etti. Hâlbuki Türk milleti olarak bizler Salı’yı sallanırken, Çarşamba’yı çarşafa dolanırken, Perşembeyi’de perişanlık olarak adlandırdığımızdan yıllardır bu günlerde oynanan Avrupa maçlarını pas geçerdik, şimdi ise güzide iki takımımız ilk kez bir Perşembe derbisinde karşı karşıya gelecekler. Bize bu günleri de gösteren ‘icraatçı’ Federasyonumuzun yetkilisi olan ‘Basketbolcu’ Lütfü Arıboğan Bey hafta içi bir de ne buyurmuşlar ki duyasınız,  ‘Biz bu süreci çok iyi yönettik.’ 

Valla katılmamak elde değil gerçekten de. Tüm takımların haberi dahi olmadan konulan Digitürk icadı Play – off, Türk Milli Takımını Play – off oynatan ve bundan sonra da hep oynamaya mahkûm edecek olan ‘Sınırsız yabancı hakkı’ derken bir de beyanat vermiş beyefendiler, hazır ortam tatsız tuzsuz haberler ile meşgul iken. Sorarlar adama ey Lütfü derler, madem sezon bu takımlarla başlayacaktı neden Ağustos ayında değil de 9 Eylül’de başladı, bak bu yüzden Perşembe derbi oynuyoruz diye veya derler ki ey Lütfü Beşiktaş Avrupa Ligi oynarken neden Fenerbahçe sadece Türkiye’de oynuyor diye veya derler ki ey Lütfü Ne oldu Süper Kupa Finali diye veya derler ki ey Lütfü Sen Basketbolcu değil miydin nerden Futbol Federasyonu Üyesi oldun diye?

Merak etmeyin kimse sormaz. Sormaz çünkü medya denilen güç, haberci denilen tipler, gazeteci denilen adamlar kimler herkes biliyor. Onlar soramaz, çünkü kapasite meselesi.

Gelelim her şeye rağmen derbiye derseniz, aslında çok da konuşulacak bir maç değil maalesef Perşembe derbisi. Hatta son yıllardaki, maç öncesi en heyecansız, en tatsız olan maç bile diyebilirim bütün bu yukarıdaki can acıtan sebepler nedeni ile, ancak yine de Digitürk çekimi olan İnönü’nün sağ arka tarafından verilen helikopter çekimi verilecek santra vuruşu ile iki takım taraftarları 90 dakikalığına da olsa bazı acıları unutmak istiyorlar. Bu acıları unutturmak ise sahaya çıkacak ve mücadele edecek olan futbolcuların görevi olacak.

İki takımı maç öncesi detaylıca inceleyelim bakalım. Geçen senenin ‘bazılarına’ göre ‘belki’ suçlusu ama kesinlikle ‘herkese göre’ günümüzün ‘mağduru’ olan Fenerbahçe Lugano, Santos, Niang ve Emenike’yi kaybettikten sonra, yeni sezona ‘kimsenin’ kesinlikle hiç beklemediği bir şekilde giriş yaptı. Oynanılan 7 resmi lig maçının ardından kazanılan 17 puan ile liderlik koltuğunda oturan sarı lacivertiler bu başarının altına imza atarken sahaya açıkçası hiçbir maçta ideal 11 ile de çıkamadılar. Geçen senenin kahramanlarından Volkan, Gökhan Gönül, Emre, Mehmet Topuz henüz form olarak geçen senenin çok gerisindeler ki buna son maçlarda Kaptan Alex’i de eklemek mümkün. Geçen seneki İnönü muharebesinde oynadığı futbol ile Beşiktaş’ın sağ kanadını çökerten ve 2 kez el değiştiren maçı, 90 dakikanın başında yakaladığı pozisyonları gole çevirse idi, maçın hemen başında bitirebilecek olan Dia, son Samsun maçında biraz da kendi ‘hızının’ kurbanı olup sakatlandı ve Beşiktaş maçında oynayamayacak.

Fenerbahçe’nin maç öncesi bu detaylar dâhilinde kuşkusuz en büyük avantajı 25 maçtır kaybetmemesi ve ek olarak son 12 deplasmanından da 3 puanla dönmüş olmasıdır, yani daha açık olarak ifade etmek gerekirse Fenerbahçe takımı formda olmayan kilit oyuncularına, kaybettiği yıldız oyuncularına karşın ‘kazanmayı bilen’ bir takım olarak öne çıkıyor.

İstanbul’un diğer yakasının Siyah Beyaz semt takımı Beşiktaşım ise maç öncesi durumu ile aynen ismindeki gibi siyah ve beyaz durumda maalesef. Sezon başından beri oynanan 7 resmi lig maçında alınan 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi ile toplanan 13 puan var. Ancak kaybedilen maçlarda sahada hiçbir varlık gösteremeyen takım, kazandığı maçlarda da gerçekten çok zorlandı. ( bkz. Ankaragücü, Mersin, Antalya, Bursa ) Oynadığı 7 maçı da kaybedebilecek bir görüntü sergilemesi takımımın en büyük eksisi olarak göze çarpıyor. Maç kazanmak için gerekli olan en önemli şartları maalesef oluşturulan ‘yıldız’ kadrosu ile 1,5 senedir başaramayan Beşiktaş bu maç öncesi de pek güven vermiyor.

Carvalhal’in Dinamo Kiev deplasmanı ile son Mersin deplasmanında sahaya sürdüğü Hilbert, Sivok, Ernst ile daha mücadeleci bir takım olan Beşiktaş, Fenerbahçe maçında da benzer bir kadro ile mücadele edecek mi acaba?

Maç öncesi yapılan Aykut Kocaman basın toplantısında da Aykut Hoca aynı soruları soruyordu aslında. Hangi Beşiktaş karşımıza çıkacak bilemiyorum. Yine hatırlarsanız Mersin deplasmanının ardından Nurullah Hoca da Beşiktaş’ın sahaya çıkan kadrosunun kendisini şaşırttığını, sezon başından beri Beşiktaş’ı hiç bu kadar dirençli görmediğini söylemiş ve bir nevi Carvalhal’in yapması gereken hakkında Portekiz hocaya göz kırpmıştı.

Peki, ne mi olur? Derbiler klişe tabir ile ‘sonucu tahmin edilemeyen maçlar’ olsa dahi bence maçın kırılma noktaları iki teknik adamın sahaya süreceği kadrolarda gizli olacak. Sezon başından beri gol atma yönünde ve kapalı savunmaları açma yönünde büyük sıkıntılar yaşayan Beşiktaş takımı karşısında eğer Aykut Hoca da kapanıp gol arama yönüne giderse maçın favorisi olur, ya da en kötü ihtimalle 1 puanı alır ve Kadıköy’e döner, ancak ilk golü atan taraf eğer Beşiktaş olursa işte o zaman kesinlikle avantajı eline alır ve açılacak rakibi karşısında çok daha rahat oynayacağı için ( bkz. Q7, Simao ) maçı herkesin tahmininin aksine çok da rahat bir skor ile kazanabilir. Carvalhal’in bunu yapabilmesi için ise kesinlikle ilk golü atması amacı ile sahaya duran topları en iyi kullanan adamı olan Fernandes’i sürmesi gerekir. Ayrıca öne geçilecek maçta top tutma ve saklama özellikleri ile de bu oyuncu takımı rahatlatıp, kanatlardan akacak diğer Portekizlilere de ince paslar atabilir.

 Kişisel görüşüm Karakartalın sahaya pozisyon hatası yapmaması için dua edilen Cenk, tek sağ bek Hilbert, Türk Sivok, İronman Egemen, siyah- beyaz İsmail, üstün Alman teknolojisi Ernst, gene siyah- beyaz ve Alex kelepçesi ile Necip, duran top Fernandes, artık oyna be adam diye bağırdığım Q7, artık oyna be adam diye gene bağırdığım Simao ve gol demek Mustafa Pektemek ile çıkması gerekir. İyileşen Almeida mutlaka 18 kişilik kadroya alınmalıdır.

Edu’ya ise Kemal Sunal amcamın en sevdiğim filmi olan Kibar Feyzo’dan alıntı yapayım. ‘Sen gelme ayıJ

Carvalhal okur mu acabaJ

Kalın Sağlıcakla,
26 Ekim 2011


 Ali İnanç İnal
























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder